Önce PKK İskenderun'da 7 askerimizi şehit etti. Ardından İsrail ordusu Gazze konvoyuna saldırdı. İki olay arasındaki bağ ve MOSSAD&PKK işbirliği...
Dün gece 02:00'de İskenderun'da PKK haince bir saldırı gerçekleştirdi. Ardından İsrail ordusu Gazze konvoyuna baskın düzenledi.
Star gazetesi yazarı Şamil Tayyar bu iki olaydan hareketle MOSSAD ile PKK arasındaki derin bağlantıları ve tarihten bugüne ortak geliştirdikleri operasyonları yazdı...
İŞTE O YAZI:
Şamil Tayyar / Star
İki baskının ortak mesajı
Başbakan Erdoğan’ın “One Minute” çıkışının Türkiye ve İsrail ilişkilerinde kırılma noktası olduğunu biliyoruz.
Bu süreçteki ilk kuşkulu operasyon, büyük ölçüde demokratik açılımı baltalamaya yönelik Reşadiye baskınıdır. MOSSAD’ın katalizör görevi gördüğü, ABD’li Neoconlar ve Türkiye’deki uzantılarının destek verdiği, PKK’nın da taşeron olarak kullanıldığı çok yönlü bir eylemdir.
Farklı saiklerle aynı paydada buluşan iç ve dış unsurlardan müteşekkil Global Ergenekon işbaşındaydı. Hala faaller. Son dönemde artan terör eylemlerini de bu perspektiften değerlendirmekte yarar vardır.
Aynı şekilde; İHH’nın Gazze’ye doğru yola çıkan yardım filosuna yönelik İsrail’in Akdeniz’de gerçekleştirdiği silahlı baskınla, baskından 3 saat önce yine Akdeniz kıyısındaki İskenderun’da 7 askerimizin şehit olmasına yol açan PKK baskını birbirinden bağımsız değerlendirilemez.
Hatırlayalım, 1993 yılında PKK, bir kısmı İran’dan geçen Bakü-Ceyhan Petrol Hattı Projesi’ni sabote etmek için sürpriz bir şekilde Iğdır bölgesine yığınak yapmış, hat boyunca eylemlere ağırlık vermişti. Yine 33 askerimizin şehit edildiği hadise, o dönemde yaşanmıştı.
Sonrasında ne olduğunu biliyorsunuz. Azerbaycan’da projeyi imzalayan Elçibey devrildi, proje güzergahı değiştirildi.
Bir yardım kuruluşunun 33 ülkeden ve farklı dinlere mensup kişilerle Gazze’ye ulaştırmaya çalıştığı insani yardım filosunun hangi saatlerde nereye varacağı biliniyordu. İsrail’in dün sabah 04.20’de filonun ana gemisi Türk bandıralı Mavi Marmara’ya yönelik silahlı baskını, bir telaşla veya basiretsizlikle izah edilebilecek durum değildir.
İskenderun’daki PKK eylemi de İmralı sakininin talepleriyle açıklanacak basitlikte sıradan bir eylem değildir, Akdeniz baskınıyla ilintili ve mesaj içeriklidir diye düşünüyorum. Kanımca, bu baskınlar, muhtemel tüm sonuçları önceden satın alınmış, içinde birden fazla mesaj barındıran bir
eylemdir.
Bu mesajlar ne olabilir?
Sözgelimi; İran’la takas anlaşması imzalayan ve İsrail’e mesafeli duran güdümsüz yeni bir küresel oyuncu olarak Türkiye’nin karizması çizilmek istenmiş, bu hamle üzerinden Türk siyasetinin yeniden dizaynına ilişkin bir gedik daha açılması hedeflenmiş olabilir. Bonus olarak da “One Minute” rövanşı düşünülebilir.
İçeride taraftar bulmakta pek zorlanmazlar. Nitekim, Ergenekon soruşturmasını sulandıran yazılarıyla tanıdığımız Hürriyet Yazarı Mehmet Yakup Yılmaz, dün bir TV programında yardım filosunu “politik eylem” olarak değerlendirdi, İHH’yı Hamas ve Hizbullah’a benzetti.
Hadi, Yakup Bey’in bu sözlerini cehaletine bağışlayıp geçelim. Eski rektörü Ergenekon sanığı olan Başkent Üniversitesi’nde görevli emekli Albay Sadi Çaycı’nın yine CNN Türk’teki açıklamaları akla ziyandı.
Sanki İsrail Ordusu’nun mensubu gibi konuşan Çayçı, silahlı çatışma ortamlarındaki gelişmelerin barış hukukuyla değerlendirilemeyeceğini, İHH’nın insani yardım taşıma hakkının olmadığını öne sürerek, “İsrail’in eli güçlü” dedi.
Masum insanların katledilmesi karşısında bu ürkütücü ifadeleri kullanan Emekli Albay Çaycı, “Gemilerde silah yoktu” açıklaması karşısında ise “Terörle mücadelede gelen grubun silahsız olduğunu bilemezsiniz” diyerek insanın kanını donduran ifadeler kullandı.
Yarın, İsrail baskınını iç politika malzemesi haline getirmek isteyenlerin, uluslararası sularda haydutluğa soyunan İsrail’e arka çıkanların sayısı daha da artabilir. Toprağımız hayli verimli, İsrail’de de genetiği değiştirilmiş çok tohum var.
Şimdiye kadar tüm masa başı oyunları alt üst etmeyi başaran Türkiye, bu belayı da defedecektir diye düşünüyorum. Bu kutlu yolculukta hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına sabır diliyorum.
3 Haziran 2010 Perşembe
Olağan bir ittifak: İsrail ve PKK
İsrail’in yardım gemilerine düzenlediği saldırı ile PKK’nın İskenderun baskınının aynı saatlere denk gelmesi, kafalarda soru işaretleri uyandırdı.
Abdullah Öcalan’ın kendini en iyi koşulları sunan ülkelerin hizmetine vermesi ilk değil, son da olmayacak.
Ama bu sefer ki, şüpheler doğruysa, kaçınılmaz bir ittifak.
Çünkü;
- Hem PKK, hem İsrail uluslararası alanda izole olmuş durumda.
- İkisi de Türkiye’deki iktidarı zora sokacak eylemlerden çıkar sağlamak umudunda.
- İkisinin de bir ikinci ortak düşmanı İran. PKK, İsrail için bölgede beşinci kol işlevi görüyor.
Bu koşullarda İsrail’in PKK’ya çok ihtiyaç duyduğu lojistik, moral ve askeri vermesi kaçınılmaz.
Çünkü İsrail, Türkiye’nin kendisine yönelik tutumundan bugünkü iktidarı sorumlu tutuyor.
Şimdi bu mesele Türkiye’nin İsrail’e yönelik tavrını aştı, İsrail’i uluslararası toplum nezdinde yalnızlığa mahkum etti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konse
yi’nden İsrail’e yönelik sert bir kınama kararı çıkması Amerikan yönetimi tarafından engellendi. Böylece Obama yönetimi İslam alemine yönelik ilk sınavında sınıfta kaldı.
Türkiye uluslararası alanda önemli bir oyuncu haline gelmiştir.
İsrail’in geleneksel dostu olma politikasını terk etmiş, Gazze’deki vahşetin uluslararası alanda hesabını soran tek ülke olma konumuna gelmiştir.
Bu nedenle, İsrail’in Türkiye’deki AK Parti karşıtı tüm unsurlarla işbirliği içine girmesi şaşırtıcı olmaz.
Son dönemde giderek artan PKK eylemlerini bu çerçevede okumak gerekir.
Seçim öncesi bu eylemlerin tırmanması, hatta büyük kentlere taşınması beklenmelidir.
İsrail’deki mevcut zihniyet kendi
kurtuluşunu AK Parti’nin herhangi bir yolla iktidardan uzaklaştırılmasında görmektedir.
Bunun karşılığında Türkiye’nin eli armut toplamayacaktır elbette.
Bu amaçla, sadece sert konuşmak, fırça atmak, 3 tatbikat, 2 maç iptal etmek yetmez.
Yapılması gereken açıktır:
- Cengiz Çandar’ın dün Kanal 24’te altını çizdiği gibi, İsrail’de bu hükümet işbaşında olduğu sürece her türlü askeri işbirliğini kesmek.
- Konya’daki eğitim uçuşlarını hemen iptal etmek.
- Sayısını henüz bilmediğimiz insanlarımızın ölümünden sorumlu İsrail kabine üyeleri ve askeri yetkilileri hakkında Türkiye mahkemelerinde dava aç
mak, bu topraklara girdiklerinde tutuklanmalarını sağlamak.
- Uluslararası sularda esir aldığı yurttaşlarımızı tutuklayan İsrail hakkında uluslararası tüm yollara başvurmak.
İsrail, Türkiye’yi herhangi bir Ortadoğu ülkesi sanıyorsa, bunun bedelini ödeyecektir.
Ama tüm bunları yaparken, bu yolda can verenlerin asıl hedefini unutturmamak ve Gazze’deki vahşi ablukanın sona ermesini sağlamak şarttır.
Bu amaçla, ablukanın işbirlikçisi Mısır üzerinde de baskı uygulanmalı ve ablukadaki desteğini kalıcı olarak geri çekmesi sağlanmalıdır.
İsrail, uluslararası sularda silahsız insanlara karşı giriştiği bu kıyımın bedelini ödemelidir.
Bunun vebali de hükümetin üzerindedir. Eğer İsrail, Abdullah Öcalan’ı kullanabiliyorsa, Ankara İmralı’da tuttuğu PKK liderini daha rahat kullanma imkanına sahiptir.
Öcalan’la pazarlık etmeden de bu sağlanabilir. Hem doğruysa, İsrail’in oyun planı boşa çıkar, hem de kan dökülmesinin önüne geçilir.
Türkiye’de bir devlet aklı varsa, bu yapılabilir bir şeydir. Gereken tek şey, bu iradenin gösterilmesidir.
Abdullah Öcalan’ın kendini en iyi koşulları sunan ülkelerin hizmetine vermesi ilk değil, son da olmayacak.
Ama bu sefer ki, şüpheler doğruysa, kaçınılmaz bir ittifak.
Çünkü;
- Hem PKK, hem İsrail uluslararası alanda izole olmuş durumda.
- İkisi de Türkiye’deki iktidarı zora sokacak eylemlerden çıkar sağlamak umudunda.
- İkisinin de bir ikinci ortak düşmanı İran. PKK, İsrail için bölgede beşinci kol işlevi görüyor.
Bu koşullarda İsrail’in PKK’ya çok ihtiyaç duyduğu lojistik, moral ve askeri vermesi kaçınılmaz.
Çünkü İsrail, Türkiye’nin kendisine yönelik tutumundan bugünkü iktidarı sorumlu tutuyor.
Şimdi bu mesele Türkiye’nin İsrail’e yönelik tavrını aştı, İsrail’i uluslararası toplum nezdinde yalnızlığa mahkum etti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konse
yi’nden İsrail’e yönelik sert bir kınama kararı çıkması Amerikan yönetimi tarafından engellendi. Böylece Obama yönetimi İslam alemine yönelik ilk sınavında sınıfta kaldı.
Türkiye uluslararası alanda önemli bir oyuncu haline gelmiştir.
İsrail’in geleneksel dostu olma politikasını terk etmiş, Gazze’deki vahşetin uluslararası alanda hesabını soran tek ülke olma konumuna gelmiştir.
Bu nedenle, İsrail’in Türkiye’deki AK Parti karşıtı tüm unsurlarla işbirliği içine girmesi şaşırtıcı olmaz.
Son dönemde giderek artan PKK eylemlerini bu çerçevede okumak gerekir.
Seçim öncesi bu eylemlerin tırmanması, hatta büyük kentlere taşınması beklenmelidir.
İsrail’deki mevcut zihniyet kendi
kurtuluşunu AK Parti’nin herhangi bir yolla iktidardan uzaklaştırılmasında görmektedir.
Bunun karşılığında Türkiye’nin eli armut toplamayacaktır elbette.
Bu amaçla, sadece sert konuşmak, fırça atmak, 3 tatbikat, 2 maç iptal etmek yetmez.
Yapılması gereken açıktır:
- Cengiz Çandar’ın dün Kanal 24’te altını çizdiği gibi, İsrail’de bu hükümet işbaşında olduğu sürece her türlü askeri işbirliğini kesmek.
- Konya’daki eğitim uçuşlarını hemen iptal etmek.
- Sayısını henüz bilmediğimiz insanlarımızın ölümünden sorumlu İsrail kabine üyeleri ve askeri yetkilileri hakkında Türkiye mahkemelerinde dava aç
mak, bu topraklara girdiklerinde tutuklanmalarını sağlamak.
- Uluslararası sularda esir aldığı yurttaşlarımızı tutuklayan İsrail hakkında uluslararası tüm yollara başvurmak.
İsrail, Türkiye’yi herhangi bir Ortadoğu ülkesi sanıyorsa, bunun bedelini ödeyecektir.
Ama tüm bunları yaparken, bu yolda can verenlerin asıl hedefini unutturmamak ve Gazze’deki vahşi ablukanın sona ermesini sağlamak şarttır.
Bu amaçla, ablukanın işbirlikçisi Mısır üzerinde de baskı uygulanmalı ve ablukadaki desteğini kalıcı olarak geri çekmesi sağlanmalıdır.
İsrail, uluslararası sularda silahsız insanlara karşı giriştiği bu kıyımın bedelini ödemelidir.
Bunun vebali de hükümetin üzerindedir. Eğer İsrail, Abdullah Öcalan’ı kullanabiliyorsa, Ankara İmralı’da tuttuğu PKK liderini daha rahat kullanma imkanına sahiptir.
Öcalan’la pazarlık etmeden de bu sağlanabilir. Hem doğruysa, İsrail’in oyun planı boşa çıkar, hem de kan dökülmesinin önüne geçilir.
Türkiye’de bir devlet aklı varsa, bu yapılabilir bir şeydir. Gereken tek şey, bu iradenin gösterilmesidir.
PKK- İsrail İşbirliği Çok Net
Serdar Turgut, 20 yıl öncesinde Washington'da tesadüfen gördüğü harita ile bu gün yaşananların ayrıntılarını birleştirdi ve ortaya çıkan resmi tarif etti...
Serdar Turgut/Habertürk
İsrail-PKK işbirliği (Komployu gördüm)
KUZEY Irak’ta Amerikan neocon’larının tasarımladığı bağımsız Kürt devleti kurulması projesinin İsrail tarafından da gönülden desteklendiği çok anlatıldı.
Özellikle Barzani’nin aşiretinin Yahudi olması nedeniyle İsrail’in Kürt devleti projesinin aynı zamanda bir din projesi de olduğu uzun zamandır söyleniyordu.
Washington DC’de oluşturulan bu büyük projede, kıyamete inanan Evanjelik yanlarıyla neo-con’lar ve yine kıyamete inanan fanatik Yahudiler bir araya gelmiş, olağanüstü tehlikeli iş yapıyorlar. Bölgemizde yine kıyamete inanan İran faktörünün bulunması nedeniyle bu proje uygulanabilmesi açısından elverişli ortam buluyor. (Dün İran askerlerinin Kuzey Irak’a girmelerini bir de bu gözle değerlendirin.)
Türkiye acımasızca dünyanın sonu için oyunlar oynayan güçlerin ortasında bölgedeki tek rasyonel güç oldu. (Başbakan dün çılgınca bir şey yapmayarak çıldırmış tarafları şimdilik sakinleştirdi.)
Bundan sonra Ortadoğu’da barış ortamının gelmesini Türkiye koordine edecek, bunun başka alternatifi yok; çünkü etkin güçler dini fanatizmin pençesine düşmüşler, kıyamete doğru koşuyorlar.
Yardım gemimizin vurulmasından kısa süre önce İskenderun’da askeri tesislerin PKK tarafından vurulması, İsrail-PKK işbirliği komplo teorilerinin yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.
İnsanın kendi sonunun geleceğini anlatsa bile her komplo teorisi zevklidir ve çok rağbet görür. Ben bugün komplo diye anlatılan olayların yarın tarih bilgisi diye anlatılabildiğini bildiğimden komplo teorilerini bir noktaya kadar ciddiye alırım.
İsrail-PKK işbirliği ve Kuzey Irak’ta bir Yahudi devleti kurulduğu teorisini, biraz sonra anlatacağım olay nedeniyle daha da ciddiye almaya başladım.
Bu anlatacağım olay, noktasına virgülüne kadar doğru.
Ben Türkiye’ye komplo hazırlandığını gözlerimle gördüm.
Olay ABD’nin başkenti Washington’da geçiyor.
O dönemde çalıştığım gazetenin Washington temsilcisiydim.
11 Eylül’den çok önce olduğundan, o zamanlar biz gazetecilerin Washington’da Pentagon, Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlara girebilmemiz son derece kolaydı. Oralarda çalışan personel gibi kartımızı okutup giriveriyorduk içeriye.
Türkiye’ye karşı komplonun hazırlanışını gördüğüm gün, Pentagon’da istihbaratçı olarak çalışan kişiyle randevum vardı.
İlk önce odasına gittim. Oda arkadaşı, “Bir grup misafiri vardı, aşağı katta kafeteryanın yanında bir odaya gittiler” dedi.
Ben de aşağıya indim.
O günlerde özellikle istihbarat konularında Amerikan devleti içinde Türkiye’ye bakan hemen hemen tüm personel Yahudi’ydi. ABD göçmen ülkesi olduğundan hepsi de Amerika’nın çıkarlarının yanı sıra İsrail’in de çıkarlarını koruduklarını açıkça söylerlerdi.
Pentagon’da görmeye gittiğim kişi de fanatik bir Yahudi’ydi. Boş zamanlarında Pentagon yakınlarındaki mezarlıktaki taşlar üzerindeki isimleri, Yahudi geçmişi açısından incelerdi. Bir defasında beni de götürdü mezarlığa ve bir yaşlı kadın, ikimizi mezarlara karşı saygısızlıkla ve günah işlemekle suçladı.
Neyse Pentagon’da o gün kahvemi aldım, bulundukları odanın kapısını bir tıklatıp içeriye dalıverdim.
Şimdi sıkı durun. Manzara şuydu:
İstihbaratçı masaya oturmuş ve önüne bir harita açmıştı.
Haritada Türkiye ve Kuzey Irak görülüyordu. Unutmayın, Irak savaşının
başlamasından 20 yıl öncesini anlatıyorum. Adam etrafındakilere, Kuzey Irak’a çizdiği bölgede sınırlarının bir bölümü Türkiye’nin güneydoğusuna da taşan yeni bir ülkeyi anlatıyordu.
Masada onu dinleyenler, Barzani’nin Washington temsilcisi (adını hatırlamıyorum), Talabani’nin temsilcisi Behram Salih ve PKK Washington temsilcisiydi.
Bugünlerin kaderi o günlerde, Pentagon’un ikinci katında bir odada öyle çizildi.
Ben ne zaman komplo teorisine uyan bir gelişme duysam (yardım gemisine baskın, İskenderun’da askerimize saldırı ve İran’ın Kuzey Irak’a girişi gibi) o günler aklıma gelir ve her defasında da çok korkarım.
Dün Başbakan konuşmadan önce de çok korktum, umarım çılgınlığa o uymaz diye dua ettim. Son gelişmeler de gösterdi ki, Türkiye üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyor.
Sakin olursak, oyunun büyüklüğüne uygun ciddiyeti ve rasyonelliği gösterirsek Türkiye bu acımasız oyundan başarıyla çıkacak.
Serdar Turgut/Habertürk
İsrail-PKK işbirliği (Komployu gördüm)
KUZEY Irak’ta Amerikan neocon’larının tasarımladığı bağımsız Kürt devleti kurulması projesinin İsrail tarafından da gönülden desteklendiği çok anlatıldı.
Özellikle Barzani’nin aşiretinin Yahudi olması nedeniyle İsrail’in Kürt devleti projesinin aynı zamanda bir din projesi de olduğu uzun zamandır söyleniyordu.
Washington DC’de oluşturulan bu büyük projede, kıyamete inanan Evanjelik yanlarıyla neo-con’lar ve yine kıyamete inanan fanatik Yahudiler bir araya gelmiş, olağanüstü tehlikeli iş yapıyorlar. Bölgemizde yine kıyamete inanan İran faktörünün bulunması nedeniyle bu proje uygulanabilmesi açısından elverişli ortam buluyor. (Dün İran askerlerinin Kuzey Irak’a girmelerini bir de bu gözle değerlendirin.)
Türkiye acımasızca dünyanın sonu için oyunlar oynayan güçlerin ortasında bölgedeki tek rasyonel güç oldu. (Başbakan dün çılgınca bir şey yapmayarak çıldırmış tarafları şimdilik sakinleştirdi.)
Bundan sonra Ortadoğu’da barış ortamının gelmesini Türkiye koordine edecek, bunun başka alternatifi yok; çünkü etkin güçler dini fanatizmin pençesine düşmüşler, kıyamete doğru koşuyorlar.
Yardım gemimizin vurulmasından kısa süre önce İskenderun’da askeri tesislerin PKK tarafından vurulması, İsrail-PKK işbirliği komplo teorilerinin yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.
İnsanın kendi sonunun geleceğini anlatsa bile her komplo teorisi zevklidir ve çok rağbet görür. Ben bugün komplo diye anlatılan olayların yarın tarih bilgisi diye anlatılabildiğini bildiğimden komplo teorilerini bir noktaya kadar ciddiye alırım.
İsrail-PKK işbirliği ve Kuzey Irak’ta bir Yahudi devleti kurulduğu teorisini, biraz sonra anlatacağım olay nedeniyle daha da ciddiye almaya başladım.
Bu anlatacağım olay, noktasına virgülüne kadar doğru.
Ben Türkiye’ye komplo hazırlandığını gözlerimle gördüm.
Olay ABD’nin başkenti Washington’da geçiyor.
O dönemde çalıştığım gazetenin Washington temsilcisiydim.
11 Eylül’den çok önce olduğundan, o zamanlar biz gazetecilerin Washington’da Pentagon, Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlara girebilmemiz son derece kolaydı. Oralarda çalışan personel gibi kartımızı okutup giriveriyorduk içeriye.
Türkiye’ye karşı komplonun hazırlanışını gördüğüm gün, Pentagon’da istihbaratçı olarak çalışan kişiyle randevum vardı.
İlk önce odasına gittim. Oda arkadaşı, “Bir grup misafiri vardı, aşağı katta kafeteryanın yanında bir odaya gittiler” dedi.
Ben de aşağıya indim.
O günlerde özellikle istihbarat konularında Amerikan devleti içinde Türkiye’ye bakan hemen hemen tüm personel Yahudi’ydi. ABD göçmen ülkesi olduğundan hepsi de Amerika’nın çıkarlarının yanı sıra İsrail’in de çıkarlarını koruduklarını açıkça söylerlerdi.
Pentagon’da görmeye gittiğim kişi de fanatik bir Yahudi’ydi. Boş zamanlarında Pentagon yakınlarındaki mezarlıktaki taşlar üzerindeki isimleri, Yahudi geçmişi açısından incelerdi. Bir defasında beni de götürdü mezarlığa ve bir yaşlı kadın, ikimizi mezarlara karşı saygısızlıkla ve günah işlemekle suçladı.
Neyse Pentagon’da o gün kahvemi aldım, bulundukları odanın kapısını bir tıklatıp içeriye dalıverdim.
Şimdi sıkı durun. Manzara şuydu:
İstihbaratçı masaya oturmuş ve önüne bir harita açmıştı.
Haritada Türkiye ve Kuzey Irak görülüyordu. Unutmayın, Irak savaşının
başlamasından 20 yıl öncesini anlatıyorum. Adam etrafındakilere, Kuzey Irak’a çizdiği bölgede sınırlarının bir bölümü Türkiye’nin güneydoğusuna da taşan yeni bir ülkeyi anlatıyordu.
Masada onu dinleyenler, Barzani’nin Washington temsilcisi (adını hatırlamıyorum), Talabani’nin temsilcisi Behram Salih ve PKK Washington temsilcisiydi.
Bugünlerin kaderi o günlerde, Pentagon’un ikinci katında bir odada öyle çizildi.
Ben ne zaman komplo teorisine uyan bir gelişme duysam (yardım gemisine baskın, İskenderun’da askerimize saldırı ve İran’ın Kuzey Irak’a girişi gibi) o günler aklıma gelir ve her defasında da çok korkarım.
Dün Başbakan konuşmadan önce de çok korktum, umarım çılgınlığa o uymaz diye dua ettim. Son gelişmeler de gösterdi ki, Türkiye üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyor.
Sakin olursak, oyunun büyüklüğüne uygun ciddiyeti ve rasyonelliği gösterirsek Türkiye bu acımasız oyundan başarıyla çıkacak.
31 Mart 2010 Çarşamba
HİZBULLAH'IN SIRLARI DEŞİFRE OLDU
Hizbullah terör örgütünün gerçekleştirdiği kanlı eylemler ve gizli görüşmeler deşifre oldu.
Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalanan ve aralarında üst düzey sorumluların da bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. "Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır'' ifadesi yer alan kararda ayrıca Hizbullah'ın örgütsel şifrelerine ve bağlantılarına da yer verildi.
Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalanan ve aralarında üst düzey sorumluların da bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hazırlanan ve kitaplaştırılacak olan bin 180 sayfalık kararda, aralarında yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemlerinin de bulunduğu 188 adam öldürme ve 84 yaralama olayları detaylı bir şekilde yer aldı. Kararda, örgüt tarafından adları tespit edilemeyen PKK'lı veya sempatizanı olan 15 kişi ile muhbir oldukları ileri sürülen 5 Hizbullah üyesinin cesetlerine ulaşılmadığı belirtilirken, cinayetlerin faili meçhul kaldığı vurgulandı.
"SOĞUK SAVAŞ, TERÖRÜ DOĞURMUŞTUR"
İçinde bulunduğumuz çağın psikolojik savaşlar çağı olarak nitelendiğinin ifade edildiği kararda, "Bireysel ve kitlesel iletişim araçları geliştikçe psikolojik savaş stratejileri, taktikleri de o ölçüde gelişmiş, çok karmaşık düzeylerde bir bilim ve sanat dalı haline gelmiştir. Bu yönden, içinde bulunduğumuz iletişim çağ' ?psikolojik savaşlar çağı' olarak da nitelendirilmektedir. Değişen dünya dengeleri ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmalar sonucunda, sıcak savaşlar, yerini soğuk savaş metotlarına bırakmıştır. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş türü ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru düşük yoğunluktaki çatışmalar, terör kavramını da beraberinde getirmiştir" ifadeleri yer aldı.
''TERÖR SOSYO-EKONOMİK ŞARTLARDAN DOĞUP BAZI GÜÇLERİN KONTROLÜNE GİRMEKTE''
Sosyo-ekonomik şartlardan doğan terörün bir süre sonra suni güçlerin kontrolüne girdiğinin vurgulandığı kararda, "Demokratikleşme alanında atılan adımlar terörü nicelik olarak azaltmakla birlikte, demokratik ortamlarda terör eylemlerinin etkinliği özellikle kitle iletişim araçlarının etkisiyle daha da artmaktadır. Toplumun sosyo-ekonomik şartlarından ve mevcut yapının eksikliğinden kaynaklanan terör faaliyetleri, bir süre sonra bazı güçlerin kontrolüne girmekte veya birtakım çevrelerce suni bir şekilde, istismara açık sorunlar üzerine bina edilmektedir" denildi.
''İÇ DİNAMİKLERİ ELE ALIP, DIŞ DİNAMİKLERİ DİKKATE ALMAMAK HATA''
Toplumlarda, hoşnutsuzlukların oluşturduğu küçük grupların varlığı kaçınılmaz olduğunun belirtildiği kararda, siyasal sistem dengesini ve gücünü koruduğu sürece, bu durumun çok fazla korku verici olmadığına dikkat çekildi. Terör mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkânı bulamadığının altının çizen mahkeme, terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamanın hata olacağını kaydetti. Terörizm karşısında kamuoyunun dış güçlere karşı daha etkili tavır alınması yönünde beklentilere ittiğinin yer aldığı kararda, böyle bir yaklaşım devlet tarafından ortaya konmadığı taktirde de inandırıcılık ve otoriteye güven duygusu zayıflamakta, devletin güçsüz ve aciz kaldığı imajı uyandığı vurgulandı.
"TERÖRİST BİZİM İNSANIMIZ, SORUNU ÇÖZMELİYİZ"
Sorunun iç dinamiklerle çözülmesi yönünde tavsiyede bulunulan kararda, "Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır. Daha önce de belirttiğimiz üzere buradan, dış etkinin gözardı edilmesi anlamında bir sonuç çıkarılmamalıdır. Bir toplumda sorun oluşturan veya sorun olmaya uygun konu ve kavramlar ele alınmak suretiyle, bu kavramlara farklı anlamlar yüklemeye çalışıp insanları, mevcut sorunları çözebilmek için bir araya getirmekten alıkoyacak bir zeminin oluşturulması, terör ortamına katkıda bulunmaktadır. Toplum içindeki insanları gruplaşmalara iten sorunların çözülebilmesi için, öncelikle sorun olan kavramlara netlik kazandırılması gerekmektedir. Kavram üzerinde bile anlaşılamayacak bir ortamın varlığı, her grubun kendi ideolojik yapısı içerisinde çözümler aramasına, dolayısıyla birbiriyle çelişen yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmaktadır" denildi. Uluslararası arenada terör kavramının netlik kazanmamasından çözümün bulunamadığının kaydeden mahkeme, bir tarafın terörist ilan ettiğini, diğer tarafın özgürlük savaşçısı olarak nitelediğine dikkat çekti.
"AKADEMİK ÇALIŞMALAR YAPILMALI"
Terörizmin bir ideoloji olmadığını bir strateji olduğuna vurgu yapılan gerekçeli kararda, "Bu bağlamda terör olgusunu yalnızca iç ve dış düşmanların varlığına bağlamak yeterli olmayabilir. Başka bir deyişle, terörü toplumun ekonomik ve sosyo-kültürel yapısından da ayırmamak gerekmektedir. Terörün minimize edilmesi, toplumda etkinlik alanının daraltılması için terörün nedenleri, sonuçları mutlaka araştırılmalı, bu konuda akademik çalışmalar yapılarak sosyal politikalar üretilerek toplumsal ve restorasyon mutlaka yapılmalıdır. Terör örgütleri ile mücadele edilirken terörün ve terörizmin nedenleri şiddet unsurunun geçer akçe olmasının nedenleri araştırılıp buna göre üretilecek sosyal politikalar sonucu terörle mücadelenin daha başarılı olacağı tartışmasız bir gerçektir" denildi.
İRAN BAĞLANTISI
Terör örgütü Hizbullah'ın zaman zaman adından dolayı Lübnan'da faaliyet gösteren Şii-Hizbullah örgütü ile karıştırıldığı vurgulanan kararda, dosyadaki belgelere göre örgütün Lübnan'daki örgütle bir ilgisinin tespit edilemediği kaydedildi. Örgütün yabancı ülkelerden İran ile bir dönem bağının olduğu ifade edilen kararda, ''Sanıklardan Edip Gümüş 3 defa İran'a giderek bir villada kaldığını, orada Hüseyin Velioğlu ile görüştüğünü belirtmiştir. Ancak örgütün İran istihbaratının bizzat yönlendirmesi sonucu herhangi bir eylem yapıp yapmadığı tespit edilememiştir'' denildi. Kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği de ifade edildi. Örgütün önemli ölçüde yurt dışı örgütlenme faaliyetlerine rastlanılmadığı belirtilen kararda, şu ifadelere yer verildi: ''İsa Altsoy'un Müslüman ülkelerdeki radikal İslami cemaat liderleri ile görüşmeler yaptığı görülmektedir. Avrupa'da örgütlenmeye çalışmışlardır. Son dönemlerde örgütün tabanının çökmesi, maddi sıkıntılar içine girilmesi, örgüt tarafından geçimleri sağlanan ve önemli görevler yürüten örgüt mensuplarının çalışmak zorunda kalmaları, bu nedenlerle yakalanmamak amacıyla yurt dışına kaçma girişiminde bulundukları tespit edilmiştir.''
ŞİFRELİ TELEFON KONUŞMALARI
Teknolojik iletişimi üst düzey örgüt yöneticilerinin yapabildiğinin belirtildiği kararda şöyle denildi: "Telefonda konuşulacak konular önceden şifrelenmiştir, şifreli konuşulur, örgütle ilgili bir kelime kullanılmaz. Dosya içerisinde bulunan örgütsel doküman incelendiğinde "Fahrettin için tespit edilen telefon şifreleri başlığı altında fasulye (Aziz Tunç), bulgur (Ş. Yusuf), pirinç (Suat Hoca), fiyatlarımız ucuzdur (Baskın yapıldığı), parasını peşin vereceğim (yakalandığı) şeklinde şifreler belirtilerek ayrıca buna ilişkin örnek de verilmiştir. Ş: Yusuf yakalandı: Bulgur gönderin parasını peşin vereceğim, Semt sorumlularından iki kişi yakalandı: iki torba nohut gönderin fiyatınız ucuzdur" şeklinde örgütsel doküman içerisinde şifrelerin kimin tarafından kullanılacağı ne anlama geldiği nasıl kullanılacağına dair örneklere kadar elemanlara gönderildiği anlaşılmaktadır.''
KURYELERİN ŞİFRELİ BULUŞMASI
Kuryelerin ise buluşulan yerlere önceden belirlendiğini kaydedildiği kararda, "Konulan işaretlerdir, gelen şahıs işarete dikkat eder, işaret yok ise şüpheli durum olduğunu sezerek alternatif buluşmayı bekler. " Hc Selman randevuları-17/10/1999, Latif 20/11/1999 günü saat 13.00'te Urfa'da Abide Kavşağı'ndaki yeşilliklerde olacak. Sağ elinde ..... gazetesi sol elinde poşet içerisinde 'elma' olacak gelen ona 'bekçi siz miziniz?' diyecek, o da 'hayır' 'sahibiyim' diyecek , Mahmut Elaltunteri'yi getirecek arkadaş 10/11/1999 günün akşam yatsı arası harem otogar mescidinde olacak önüne bir kutu asprin bırakacak saatini de elinde tutacak, gelen ona 'Bu ilaç karaciğer için olur mu?' diyecek o da 'Hayır bağırsak içindir' diyecek şeklindeki notlarda şifrelerin yazıldığı anlaşılmıştır."
KURİŞ VE SİNCAR CİNAYETLERİ
Hizbullah adına yazar Konca Kuriş, eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemleri ile gazetecilerinde bulunduğu 181 kişinin öldürülmesiyle ilgili detaylar da anlatıldı. Batman'da Eylül 1993 tarihinde Sincar'ın öldürülmesi eyleminin talimatını sanık Musa Özer'in verdiği, eylem sorumlusunun Sinan Yakut, tetikçilerin de Rıfat Demir ile Hüseyin kod adlı şahıs olduğu belirtildi. Batman'a geldiği haberi alınan milletvekili Sincar'ın çarşı içinde vurulduğu anlatıldı. Yazar Konca Kuriş'in ise Temmuz 1998'da Mersin'de evinin önünde silah zoruyla kaçırıldığı, aynı ildeki bir hücre evinde bir süre tutulduktan sonra örgüte ait bir otomobil ile Konya'ya götürüldüğü belirtildi.
20 FAİLİ MEÇHUL CİNAYET AYDINLATILMADI
Örgütün sorgulayacakları adamları çarşaf giydirerek, sorgu evlerine götürdüğünün belirtildiği kararda, 15'i PKK'lı 5'i Hizbullah üyesi ismi belirlenmeyen 20 kişinin cesetlerinin bulunmadığına da dikkat çekildi. Örgütün iki numaralı ismi Edip Gümüş'ün yargılandığı 35 davadan 34'ünde delil bulunamadığın, yakalandığı Beykoz'da güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiği belirtildi. 105 Eylemden yargılanan, örgütün askeri kanat sorumlusu ve örgütün şu anda sözde cezaevi sorumlu Cemal Tutar'ın yakalandıktan sonra itirafçı olduğunun yazıldığı kararda Tutar'ın 85 eyleme katıldığının tespit edildiğine dikkat çekildi.
DAVANIN SONUCU
Yaklaşık 9 yıl süren Hizbullah Ana Davası'nda örgütün iki numaralı ismi Edip Gümüş, sözde askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ve örgütün üst düzey yöneticileri ile tetikçileri Fuat Balcı, Abdulkerim Kaya, Mehmet Varol, Mustafa İpek, Mahmut Demir, Kemal Gülşen, Sinan Yakut, Şeyhmus Kinay, Yusuf Beğiç, Mehmet Veysi Özel, Rifat Demir, Mehmet Beşir Acar, Mehmet Tahir Ak ve Mehmet Garip Özer'i, '''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mevcut anayasal düzenini silah zoruyla yıkarak, yerine şer'i esaslara dayalı İslam devleti kurmayı amaçlamak'' suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Mahkeme diğer sanıklar Mehmet Feysel Bozkuş ve Yunus Avcı'ya 14, Fahrettin Özdemir, Mehmet Ezme, İsmail Kınay ve Abdulvahap Ekinci'ye 10, Mehmet Sudan'a 12, Mehmet Nuri Karabulut ile Gazi Kavan'a 6 yıl 3 ay ve Abdulkuddus Yersiz'e 1 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Hakkında yakalama emri bulunan sanıklardan Ejder Arpa ve Cihan Yıldız'ın dava dosyasının ayrılmasına, Fahrettin Duman ve Fehmi Gürsol'un da beraatlarına karar verilmişti. Yargılamanın devam ettiği 2004 yılında ölen sanık Turan Arı'nın da davasının düşürülmesi de kararlaştırılmıştı.
Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalanan ve aralarında üst düzey sorumluların da bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. "Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır'' ifadesi yer alan kararda ayrıca Hizbullah'ın örgütsel şifrelerine ve bağlantılarına da yer verildi.
Terör örgütü Hizbullah'ın lideri Hüseyin Velioğlu'nun 17 Ocak 2000'de İstanbul Beykoz'da çıkan çatışmada ölü ele geçirilmesinin ardından başlatılan operasyonlarda yakalanan ve aralarında üst düzey sorumluların da bulunduğu 31 sanıklı ''Hizbullah Ana Davası''nın gerekçeli kararı tamamlandı. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hazırlanan ve kitaplaştırılacak olan bin 180 sayfalık kararda, aralarında yazar Konca Kuriş ve eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemlerinin de bulunduğu 188 adam öldürme ve 84 yaralama olayları detaylı bir şekilde yer aldı. Kararda, örgüt tarafından adları tespit edilemeyen PKK'lı veya sempatizanı olan 15 kişi ile muhbir oldukları ileri sürülen 5 Hizbullah üyesinin cesetlerine ulaşılmadığı belirtilirken, cinayetlerin faili meçhul kaldığı vurgulandı.
"SOĞUK SAVAŞ, TERÖRÜ DOĞURMUŞTUR"
İçinde bulunduğumuz çağın psikolojik savaşlar çağı olarak nitelendiğinin ifade edildiği kararda, "Bireysel ve kitlesel iletişim araçları geliştikçe psikolojik savaş stratejileri, taktikleri de o ölçüde gelişmiş, çok karmaşık düzeylerde bir bilim ve sanat dalı haline gelmiştir. Bu yönden, içinde bulunduğumuz iletişim çağ' ?psikolojik savaşlar çağı' olarak da nitelendirilmektedir. Değişen dünya dengeleri ve uluslararası ilişkilerdeki farklılaşmalar sonucunda, sıcak savaşlar, yerini soğuk savaş metotlarına bırakmıştır. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş türü ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru düşük yoğunluktaki çatışmalar, terör kavramını da beraberinde getirmiştir" ifadeleri yer aldı.
''TERÖR SOSYO-EKONOMİK ŞARTLARDAN DOĞUP BAZI GÜÇLERİN KONTROLÜNE GİRMEKTE''
Sosyo-ekonomik şartlardan doğan terörün bir süre sonra suni güçlerin kontrolüne girdiğinin vurgulandığı kararda, "Demokratikleşme alanında atılan adımlar terörü nicelik olarak azaltmakla birlikte, demokratik ortamlarda terör eylemlerinin etkinliği özellikle kitle iletişim araçlarının etkisiyle daha da artmaktadır. Toplumun sosyo-ekonomik şartlarından ve mevcut yapının eksikliğinden kaynaklanan terör faaliyetleri, bir süre sonra bazı güçlerin kontrolüne girmekte veya birtakım çevrelerce suni bir şekilde, istismara açık sorunlar üzerine bina edilmektedir" denildi.
''İÇ DİNAMİKLERİ ELE ALIP, DIŞ DİNAMİKLERİ DİKKATE ALMAMAK HATA''
Toplumlarda, hoşnutsuzlukların oluşturduğu küçük grupların varlığı kaçınılmaz olduğunun belirtildiği kararda, siyasal sistem dengesini ve gücünü koruduğu sürece, bu durumun çok fazla korku verici olmadığına dikkat çekildi. Terör mevcut veya istismara açık bir zeminin olmadığı yerlerde yaşama imkânı bulamadığının altının çizen mahkeme, terörü yorumlarken, sadece iç dinamikleri ele alıp, dış dinamikleri dikkate almamanın hata olacağını kaydetti. Terörizm karşısında kamuoyunun dış güçlere karşı daha etkili tavır alınması yönünde beklentilere ittiğinin yer aldığı kararda, böyle bir yaklaşım devlet tarafından ortaya konmadığı taktirde de inandırıcılık ve otoriteye güven duygusu zayıflamakta, devletin güçsüz ve aciz kaldığı imajı uyandığı vurgulandı.
"TERÖRİST BİZİM İNSANIMIZ, SORUNU ÇÖZMELİYİZ"
Sorunun iç dinamiklerle çözülmesi yönünde tavsiyede bulunulan kararda, "Terörist bizim insanımız, hedef aldığı kitle bizim insanımız ve faaliyet gösterdiği yer bizim sınırlarımızın içi olduğuna göre, çözümü de büyük ölçüde aynı topraklar içerisinde aranacaktır. Daha önce de belirttiğimiz üzere buradan, dış etkinin gözardı edilmesi anlamında bir sonuç çıkarılmamalıdır. Bir toplumda sorun oluşturan veya sorun olmaya uygun konu ve kavramlar ele alınmak suretiyle, bu kavramlara farklı anlamlar yüklemeye çalışıp insanları, mevcut sorunları çözebilmek için bir araya getirmekten alıkoyacak bir zeminin oluşturulması, terör ortamına katkıda bulunmaktadır. Toplum içindeki insanları gruplaşmalara iten sorunların çözülebilmesi için, öncelikle sorun olan kavramlara netlik kazandırılması gerekmektedir. Kavram üzerinde bile anlaşılamayacak bir ortamın varlığı, her grubun kendi ideolojik yapısı içerisinde çözümler aramasına, dolayısıyla birbiriyle çelişen yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açmaktadır" denildi. Uluslararası arenada terör kavramının netlik kazanmamasından çözümün bulunamadığının kaydeden mahkeme, bir tarafın terörist ilan ettiğini, diğer tarafın özgürlük savaşçısı olarak nitelediğine dikkat çekti.
"AKADEMİK ÇALIŞMALAR YAPILMALI"
Terörizmin bir ideoloji olmadığını bir strateji olduğuna vurgu yapılan gerekçeli kararda, "Bu bağlamda terör olgusunu yalnızca iç ve dış düşmanların varlığına bağlamak yeterli olmayabilir. Başka bir deyişle, terörü toplumun ekonomik ve sosyo-kültürel yapısından da ayırmamak gerekmektedir. Terörün minimize edilmesi, toplumda etkinlik alanının daraltılması için terörün nedenleri, sonuçları mutlaka araştırılmalı, bu konuda akademik çalışmalar yapılarak sosyal politikalar üretilerek toplumsal ve restorasyon mutlaka yapılmalıdır. Terör örgütleri ile mücadele edilirken terörün ve terörizmin nedenleri şiddet unsurunun geçer akçe olmasının nedenleri araştırılıp buna göre üretilecek sosyal politikalar sonucu terörle mücadelenin daha başarılı olacağı tartışmasız bir gerçektir" denildi.
İRAN BAĞLANTISI
Terör örgütü Hizbullah'ın zaman zaman adından dolayı Lübnan'da faaliyet gösteren Şii-Hizbullah örgütü ile karıştırıldığı vurgulanan kararda, dosyadaki belgelere göre örgütün Lübnan'daki örgütle bir ilgisinin tespit edilemediği kaydedildi. Örgütün yabancı ülkelerden İran ile bir dönem bağının olduğu ifade edilen kararda, ''Sanıklardan Edip Gümüş 3 defa İran'a giderek bir villada kaldığını, orada Hüseyin Velioğlu ile görüştüğünü belirtmiştir. Ancak örgütün İran istihbaratının bizzat yönlendirmesi sonucu herhangi bir eylem yapıp yapmadığı tespit edilememiştir'' denildi. Kararda, ayrıca Hizbullah'ın örgütlenme şemasının, İran istihbarat servisine bağlı PASDAR-Devrim Muhafızları ile büyük benzerlik gösterdiği de ifade edildi. Örgütün önemli ölçüde yurt dışı örgütlenme faaliyetlerine rastlanılmadığı belirtilen kararda, şu ifadelere yer verildi: ''İsa Altsoy'un Müslüman ülkelerdeki radikal İslami cemaat liderleri ile görüşmeler yaptığı görülmektedir. Avrupa'da örgütlenmeye çalışmışlardır. Son dönemlerde örgütün tabanının çökmesi, maddi sıkıntılar içine girilmesi, örgüt tarafından geçimleri sağlanan ve önemli görevler yürüten örgüt mensuplarının çalışmak zorunda kalmaları, bu nedenlerle yakalanmamak amacıyla yurt dışına kaçma girişiminde bulundukları tespit edilmiştir.''
ŞİFRELİ TELEFON KONUŞMALARI
Teknolojik iletişimi üst düzey örgüt yöneticilerinin yapabildiğinin belirtildiği kararda şöyle denildi: "Telefonda konuşulacak konular önceden şifrelenmiştir, şifreli konuşulur, örgütle ilgili bir kelime kullanılmaz. Dosya içerisinde bulunan örgütsel doküman incelendiğinde "Fahrettin için tespit edilen telefon şifreleri başlığı altında fasulye (Aziz Tunç), bulgur (Ş. Yusuf), pirinç (Suat Hoca), fiyatlarımız ucuzdur (Baskın yapıldığı), parasını peşin vereceğim (yakalandığı) şeklinde şifreler belirtilerek ayrıca buna ilişkin örnek de verilmiştir. Ş: Yusuf yakalandı: Bulgur gönderin parasını peşin vereceğim, Semt sorumlularından iki kişi yakalandı: iki torba nohut gönderin fiyatınız ucuzdur" şeklinde örgütsel doküman içerisinde şifrelerin kimin tarafından kullanılacağı ne anlama geldiği nasıl kullanılacağına dair örneklere kadar elemanlara gönderildiği anlaşılmaktadır.''
KURYELERİN ŞİFRELİ BULUŞMASI
Kuryelerin ise buluşulan yerlere önceden belirlendiğini kaydedildiği kararda, "Konulan işaretlerdir, gelen şahıs işarete dikkat eder, işaret yok ise şüpheli durum olduğunu sezerek alternatif buluşmayı bekler. " Hc Selman randevuları-17/10/1999, Latif 20/11/1999 günü saat 13.00'te Urfa'da Abide Kavşağı'ndaki yeşilliklerde olacak. Sağ elinde ..... gazetesi sol elinde poşet içerisinde 'elma' olacak gelen ona 'bekçi siz miziniz?' diyecek, o da 'hayır' 'sahibiyim' diyecek , Mahmut Elaltunteri'yi getirecek arkadaş 10/11/1999 günün akşam yatsı arası harem otogar mescidinde olacak önüne bir kutu asprin bırakacak saatini de elinde tutacak, gelen ona 'Bu ilaç karaciğer için olur mu?' diyecek o da 'Hayır bağırsak içindir' diyecek şeklindeki notlarda şifrelerin yazıldığı anlaşılmıştır."
KURİŞ VE SİNCAR CİNAYETLERİ
Hizbullah adına yazar Konca Kuriş, eski DEP milletvekili Mehmet Sincar'ın öldürülmesi eylemleri ile gazetecilerinde bulunduğu 181 kişinin öldürülmesiyle ilgili detaylar da anlatıldı. Batman'da Eylül 1993 tarihinde Sincar'ın öldürülmesi eyleminin talimatını sanık Musa Özer'in verdiği, eylem sorumlusunun Sinan Yakut, tetikçilerin de Rıfat Demir ile Hüseyin kod adlı şahıs olduğu belirtildi. Batman'a geldiği haberi alınan milletvekili Sincar'ın çarşı içinde vurulduğu anlatıldı. Yazar Konca Kuriş'in ise Temmuz 1998'da Mersin'de evinin önünde silah zoruyla kaçırıldığı, aynı ildeki bir hücre evinde bir süre tutulduktan sonra örgüte ait bir otomobil ile Konya'ya götürüldüğü belirtildi.
20 FAİLİ MEÇHUL CİNAYET AYDINLATILMADI
Örgütün sorgulayacakları adamları çarşaf giydirerek, sorgu evlerine götürdüğünün belirtildiği kararda, 15'i PKK'lı 5'i Hizbullah üyesi ismi belirlenmeyen 20 kişinin cesetlerinin bulunmadığına da dikkat çekildi. Örgütün iki numaralı ismi Edip Gümüş'ün yargılandığı 35 davadan 34'ünde delil bulunamadığın, yakalandığı Beykoz'da güvenlik güçleriyle çatışmaya girdiği belirtildi. 105 Eylemden yargılanan, örgütün askeri kanat sorumlusu ve örgütün şu anda sözde cezaevi sorumlu Cemal Tutar'ın yakalandıktan sonra itirafçı olduğunun yazıldığı kararda Tutar'ın 85 eyleme katıldığının tespit edildiğine dikkat çekildi.
DAVANIN SONUCU
Yaklaşık 9 yıl süren Hizbullah Ana Davası'nda örgütün iki numaralı ismi Edip Gümüş, sözde askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ve örgütün üst düzey yöneticileri ile tetikçileri Fuat Balcı, Abdulkerim Kaya, Mehmet Varol, Mustafa İpek, Mahmut Demir, Kemal Gülşen, Sinan Yakut, Şeyhmus Kinay, Yusuf Beğiç, Mehmet Veysi Özel, Rifat Demir, Mehmet Beşir Acar, Mehmet Tahir Ak ve Mehmet Garip Özer'i, '''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin mevcut anayasal düzenini silah zoruyla yıkarak, yerine şer'i esaslara dayalı İslam devleti kurmayı amaçlamak'' suçundan müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.
Mahkeme diğer sanıklar Mehmet Feysel Bozkuş ve Yunus Avcı'ya 14, Fahrettin Özdemir, Mehmet Ezme, İsmail Kınay ve Abdulvahap Ekinci'ye 10, Mehmet Sudan'a 12, Mehmet Nuri Karabulut ile Gazi Kavan'a 6 yıl 3 ay ve Abdulkuddus Yersiz'e 1 yıl 6 ay hapis cezası vermişti. Hakkında yakalama emri bulunan sanıklardan Ejder Arpa ve Cihan Yıldız'ın dava dosyasının ayrılmasına, Fahrettin Duman ve Fehmi Gürsol'un da beraatlarına karar verilmişti. Yargılamanın devam ettiği 2004 yılında ölen sanık Turan Arı'nın da davasının düşürülmesi de kararlaştırılmıştı.
22 Mart 2010 Pazartesi
Gül'e Ödül "Anayasa Düzenlemelerinden Uzak Dur!" Çağrısı Mı?
Birazcık Türkiye ve dünya gerçeklerini bilenler bilirler ki, Türkiye’deki mevcut statükonun kurucuları İngilizlerdir; koruyucuları da, Yahudi destekli İngiltere ve ABD’dir.
İngiltere’de statükonun, İngiliz derin iradesinin temsilcisi kraliyet ailesidir. Sembolik önemin ötesinde derin, etkili misyona sahiptir kraliyet ailesi. İşte bu aile Abdullah Gül’e bir ödül verdi.
Habere göre: “İngiltere Kraliyet Ailesi'nin yarı resmi düşünce kuruluşu Chatham House'un '2010 Ödülü'ne Cumhurbaşkanı Abdullah Gül layık görüldü. Chatham House, her yıl bir ülkeden devlet yetkilisine, "uluslararası ilişkilerin gelişimine sağladığı katkılarından" dolayı ödül veriyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Irak'ta farklı mezhepler arasında arabuluculuk rolü, Afganistan-Pakistan liderlerini bir araya getirmesi ve Türkiye'nin Ortadoğu ile olan bölgesel işbirliğine yaptığı katkılarından dolayı" ödüle layık görüldü.
Chatham House tarafından övgüyle bahsedilen Abdullah Gül hakkında şu görüşlere yer verildi: "Gül, Türkiye'de ve uluslararası camiada bütünleştirici etkisi ile çok önemli bir figür. Türkiye'nin yakın zaman önce kat ettiği ilerlemenin de önemli isimlerinden biri. Abdullah Gül, bölünmüş Kıbrıs'ın bütünleşmesi konusunda çok önemli adımlar atmış ve Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için başrol oynamıştır."
Gül'ün Türkiye'nin AB üyeliğinin de önemli destekçilerinden biri olduğunu vurgulayan Chatham House, "Kendisinin liderliği altında Türkiye, sivil demokrasinin yerleşmesi ile siyasi ve hukuk reformlarının gerçekleşmesinde önemli yol almıştır." ifadelerine yer verdi.
İngiltere Kraliyet ailesi Büyük Britanya İmparatorluğunu temsil eder ve İngiliz hükümetini aşan misyonlara sahiptir. İngiltere kraliçesi aynı zamanda 50’yi aşkın eski sömürge ülkesinin (Common Wealth) kraliçesidir. Onlar arasındaki birliği ve işbirliğini sağlar, İngilizlerin emperyal hedeflerine hizmet eder. Bizde saltanatı ve hilafeti yıkan İngilizler Kraliyeti çıkarları için, sonuna kadar kullanmaktadırlar.
Bir defa İngiltere ne Ortadoğu’da Türkiye’nin etkin olmasını ister, ne de dün kendi lehine kurduğu, bu gün nemalandığı bölgedeki bölünmüşlüğün, kavgaların bitmesini ister. Türkiye’nin böyle çabalar içine girmesinden de fevkalade rahatsız olur. Türkiye’nin demokratikleşmesini ve ülkede yüz yıl önce kurdukları tezgahın bozulmasını ise asla istemezler. Bozulacaksa da kendi istedikleri istikamatte bozulmasını ve kendi inisiyatiflerinde yeniden kurulmasını isterler. Türkiye’deki statükonun yıkılmasından, Ergenekon tarzı yapıların sarsılmasından, militer anlayışın ırgalanmasından en fazla rahatsız olacak ülke İngiltere ve ABD’dir. Anayasa hazırlıklarının bu ülkeleri ciddi şekilde tedirgin ettiğini ve bunu engellemek için yoğun çaba içine girdiklerini düşünüyorum. Bazı partilerin ve kurumların bu köklü değişimi engellemeye gücü yetmeyebilir mülahazasıyla, Gül’ü de bu işten uzak tutmaya çalışıyor olabililer. Abdullah Gül’e verdikleri ödül böyle bir çabaya hizmet ediyor olabilir.
Bizdeki statükonun bekçilerinden Baykal, verilen ödüle paralel Gül’e tehditle karışık bir uyarıda bulundu ve; ‘Cumhurbaşkanı’ndan beklentimiz şudur: Anayasa değişikliği önüne geldiğinde paketin 367’den fazla oy alan maddelerini referanduma götürmeyeceğini, ‘Paketin tamamını halkoyuna sunacağım’ demeyeceğini bugünden ilan etmelidir.’ Dedi. Statükonun sahipleri ve destekçileri ankaşılan Gül’ü denklemin dışında tutmaya, kenarda durmaya zorlamaktadırlar. Milletin teveccühünü kaznmış bir lider olan Abdullah Gül’ün ne ödüllerden ne de tehditlerden etkilenmeyerek, vicdanının sesini dinleyeceğini ve milletin demokratikleşme taleplerini dikkate alacağını umuyoruz.
Türkiye herşeye rağmen batının kurduğu kurumsal ve aristokratik kuşatmayı kırmalı ve bağımsız, millete dayalı bir devlet olmak için bu değişiklikleri mutlaka yapmalıdır. Yoksa statükonun ve onun kurucuları-hamileri İngiltere-ABD rotasında yürümeye devam ederiz. Abdullah Gül aldığı ödül nedeniyle böyle bir fırsatı engellememeli, bilakis bu değişime ve demokratikleşmeye tam gaz destek vermelidir.
Beyaz Türkler ve onların malzemesi Kek Türkler kurumların saltanatını yıkan, milleti öne çıkartan ve milli iradeye dayanan değişikliklerin olmaması için çalışacaklardır. Bu değişiklikleri ABD’nin planladığı, zorladığı yalanını yayacaklardır. Ama milletin basireti bunları aşacak güçtedir, umulur ki devlet adamlarımız da milletin basiretine sahip olsun!
İngiltere’de statükonun, İngiliz derin iradesinin temsilcisi kraliyet ailesidir. Sembolik önemin ötesinde derin, etkili misyona sahiptir kraliyet ailesi. İşte bu aile Abdullah Gül’e bir ödül verdi.
Habere göre: “İngiltere Kraliyet Ailesi'nin yarı resmi düşünce kuruluşu Chatham House'un '2010 Ödülü'ne Cumhurbaşkanı Abdullah Gül layık görüldü. Chatham House, her yıl bir ülkeden devlet yetkilisine, "uluslararası ilişkilerin gelişimine sağladığı katkılarından" dolayı ödül veriyor.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Irak'ta farklı mezhepler arasında arabuluculuk rolü, Afganistan-Pakistan liderlerini bir araya getirmesi ve Türkiye'nin Ortadoğu ile olan bölgesel işbirliğine yaptığı katkılarından dolayı" ödüle layık görüldü.
Chatham House tarafından övgüyle bahsedilen Abdullah Gül hakkında şu görüşlere yer verildi: "Gül, Türkiye'de ve uluslararası camiada bütünleştirici etkisi ile çok önemli bir figür. Türkiye'nin yakın zaman önce kat ettiği ilerlemenin de önemli isimlerinden biri. Abdullah Gül, bölünmüş Kıbrıs'ın bütünleşmesi konusunda çok önemli adımlar atmış ve Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için başrol oynamıştır."
Gül'ün Türkiye'nin AB üyeliğinin de önemli destekçilerinden biri olduğunu vurgulayan Chatham House, "Kendisinin liderliği altında Türkiye, sivil demokrasinin yerleşmesi ile siyasi ve hukuk reformlarının gerçekleşmesinde önemli yol almıştır." ifadelerine yer verdi.
İngiltere Kraliyet ailesi Büyük Britanya İmparatorluğunu temsil eder ve İngiliz hükümetini aşan misyonlara sahiptir. İngiltere kraliçesi aynı zamanda 50’yi aşkın eski sömürge ülkesinin (Common Wealth) kraliçesidir. Onlar arasındaki birliği ve işbirliğini sağlar, İngilizlerin emperyal hedeflerine hizmet eder. Bizde saltanatı ve hilafeti yıkan İngilizler Kraliyeti çıkarları için, sonuna kadar kullanmaktadırlar.
Bir defa İngiltere ne Ortadoğu’da Türkiye’nin etkin olmasını ister, ne de dün kendi lehine kurduğu, bu gün nemalandığı bölgedeki bölünmüşlüğün, kavgaların bitmesini ister. Türkiye’nin böyle çabalar içine girmesinden de fevkalade rahatsız olur. Türkiye’nin demokratikleşmesini ve ülkede yüz yıl önce kurdukları tezgahın bozulmasını ise asla istemezler. Bozulacaksa da kendi istedikleri istikamatte bozulmasını ve kendi inisiyatiflerinde yeniden kurulmasını isterler. Türkiye’deki statükonun yıkılmasından, Ergenekon tarzı yapıların sarsılmasından, militer anlayışın ırgalanmasından en fazla rahatsız olacak ülke İngiltere ve ABD’dir. Anayasa hazırlıklarının bu ülkeleri ciddi şekilde tedirgin ettiğini ve bunu engellemek için yoğun çaba içine girdiklerini düşünüyorum. Bazı partilerin ve kurumların bu köklü değişimi engellemeye gücü yetmeyebilir mülahazasıyla, Gül’ü de bu işten uzak tutmaya çalışıyor olabililer. Abdullah Gül’e verdikleri ödül böyle bir çabaya hizmet ediyor olabilir.
Bizdeki statükonun bekçilerinden Baykal, verilen ödüle paralel Gül’e tehditle karışık bir uyarıda bulundu ve; ‘Cumhurbaşkanı’ndan beklentimiz şudur: Anayasa değişikliği önüne geldiğinde paketin 367’den fazla oy alan maddelerini referanduma götürmeyeceğini, ‘Paketin tamamını halkoyuna sunacağım’ demeyeceğini bugünden ilan etmelidir.’ Dedi. Statükonun sahipleri ve destekçileri ankaşılan Gül’ü denklemin dışında tutmaya, kenarda durmaya zorlamaktadırlar. Milletin teveccühünü kaznmış bir lider olan Abdullah Gül’ün ne ödüllerden ne de tehditlerden etkilenmeyerek, vicdanının sesini dinleyeceğini ve milletin demokratikleşme taleplerini dikkate alacağını umuyoruz.
Türkiye herşeye rağmen batının kurduğu kurumsal ve aristokratik kuşatmayı kırmalı ve bağımsız, millete dayalı bir devlet olmak için bu değişiklikleri mutlaka yapmalıdır. Yoksa statükonun ve onun kurucuları-hamileri İngiltere-ABD rotasında yürümeye devam ederiz. Abdullah Gül aldığı ödül nedeniyle böyle bir fırsatı engellememeli, bilakis bu değişime ve demokratikleşmeye tam gaz destek vermelidir.
Beyaz Türkler ve onların malzemesi Kek Türkler kurumların saltanatını yıkan, milleti öne çıkartan ve milli iradeye dayanan değişikliklerin olmaması için çalışacaklardır. Bu değişiklikleri ABD’nin planladığı, zorladığı yalanını yayacaklardır. Ama milletin basireti bunları aşacak güçtedir, umulur ki devlet adamlarımız da milletin basiretine sahip olsun!
6 Mart 2010 Cumartesi
ASALA
ASALA (İngilizce: Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia tamlamasının kısaltmasıdır; Ermenice: Հայաստանի ազատագրության հայ գաղտնի բանակ Hayastani Azatagrut'yan Hay Gaghtni Banak) veya tam adı ile Ermenistan'ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu, 1973 ve 1985 yılları arasında[4], Türkiye dahil 16 farklı ülkede Türk ve diğer mülki ve diplomatik hedeflere karşı terör eylemlerinde bulunmuş solcu ve aşırı milliyetçi Ermeni terör örgütü. 1980-1990 yıllarında ABD tarafından resmi terör örgütü listesine alınmıştır.
1970'li ve 1980'li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, ayni zamanda değişik nedenlerle Madrid'te Trans World Airlines ve Los Angeles'ta Air Canada ofislerini de bombalamıştır. ABD ve Kanada hedeflerine karşı bu türlü saldırılar örgütün Ermeni milliyetçiliği ile birlikte, PKK gibi, Marksist-Leninist ideolojisine bağlılığı ile açıklanabilir.
Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda Türkiye'nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.
ASALA'nin Türkiye içinde ilk terör eylemi 1982'nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanında gerçekleştirdiği bomba saldırısı olmuştur. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştır.
ASALA'ya mal edilen saldırılar farklı kaynaklarda[kaynak belirtilmeli] değişiklikler arz etmektedir. Amerikan hükümet kaynaklarına[kaynak belirtilmeli] göre 1968'den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştür.
Paris'te Türk Hava Yolları'nı bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmiştir. 1983 Temmuz'unda gerçekleşen Orly Havaalanı katliamında 8 kişi öldürülüp 52 kişi yaralanmıştır.
ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanısıra Marksizm-Leninizm'i de desteklemiş, benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), PKK/Kongra-Gel/KADEK, ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası silahlı örgütler ile işbirliği yapmıştır.
1985 ve 1997 yılları arasında ASALA tarafından kayda değer bir terör eylemi gerçekleştirilmemiştir. 1997 yılında Brüksel'deki Türk Konsolosluğu bombalanmış, bir kişi yetkilileri arayarak olayı ASALA'nın gerçekleştirdiğini iddia etmiştir. Bu iddiayı doğrular bir kanıt ele geçirilememiştir.
1991'de Ermenistan'ın kurulması ile ASALA en önemli hedefini gerçekleştirmiştir. Eski ASALA mensupları kendilerine Ermeni hükümeti ve ordusunda yer bulmuşlardır.[kaynak belirtilmeli] Uluslararası bir eyleme yönelmeyen ASALA mensuplarının şu an Dağlık Karabağ bölgesinde Azeriler ile savaşıyor olmaları ihtimal dahilindedir.
1983 Paris Orly Havaalanı saldırısından sonra örgüt birçok ufak gruba bölünmüştür. Zamanla örgüt içi çekişmeler ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, kurucularından Agop Agopyan öldürülmüş, Ermeni halkından da yeterli destek göremeyip, tarih sahnesinden çekilmiştir.
1970'li ve 1980'li yıllarda, genelde Türk hedeflere karşı saldıran ASALA, ayni zamanda değişik nedenlerle Madrid'te Trans World Airlines ve Los Angeles'ta Air Canada ofislerini de bombalamıştır. ABD ve Kanada hedeflerine karşı bu türlü saldırılar örgütün Ermeni milliyetçiliği ile birlikte, PKK gibi, Marksist-Leninist ideolojisine bağlılığı ile açıklanabilir.
Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda Türkiye'nin 42 diplomatı ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.
ASALA'nin Türkiye içinde ilk terör eylemi 1982'nin 7 Ağustos tarihinde Ankara Esenboğa Havalimanında gerçekleştirdiği bomba saldırısı olmuştur. Saldırı sonucunda 9 kişi hayatını kaybetmiş, 72 kişi yaralanmıştır.
ASALA'ya mal edilen saldırılar farklı kaynaklarda[kaynak belirtilmeli] değişiklikler arz etmektedir. Amerikan hükümet kaynaklarına[kaynak belirtilmeli] göre 1968'den itibaren ASALA, 84 olayda 299 kişiyi yaralamış 46 kişiyi öldürmüştür.
Paris'te Türk Hava Yolları'nı bombalayan örgüt üyelerine 30 ay ceza verilmiştir. 1983 Temmuz'unda gerçekleşen Orly Havaalanı katliamında 8 kişi öldürülüp 52 kişi yaralanmıştır.
ASALA, kendi milliyetçi hedeflerinin yanısıra Marksizm-Leninizm'i de desteklemiş, benzer eğilimleri olan İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), PKK/Kongra-Gel/KADEK, ve Kızıl İtalyan Tugayları (Italian Red Brigades) gibi diğer uluslararası silahlı örgütler ile işbirliği yapmıştır.
1985 ve 1997 yılları arasında ASALA tarafından kayda değer bir terör eylemi gerçekleştirilmemiştir. 1997 yılında Brüksel'deki Türk Konsolosluğu bombalanmış, bir kişi yetkilileri arayarak olayı ASALA'nın gerçekleştirdiğini iddia etmiştir. Bu iddiayı doğrular bir kanıt ele geçirilememiştir.
1991'de Ermenistan'ın kurulması ile ASALA en önemli hedefini gerçekleştirmiştir. Eski ASALA mensupları kendilerine Ermeni hükümeti ve ordusunda yer bulmuşlardır.[kaynak belirtilmeli] Uluslararası bir eyleme yönelmeyen ASALA mensuplarının şu an Dağlık Karabağ bölgesinde Azeriler ile savaşıyor olmaları ihtimal dahilindedir.
1983 Paris Orly Havaalanı saldırısından sonra örgüt birçok ufak gruba bölünmüştür. Zamanla örgüt içi çekişmeler ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, kurucularından Agop Agopyan öldürülmüş, Ermeni halkından da yeterli destek göremeyip, tarih sahnesinden çekilmiştir.
Hizbullah (Türkiye)
Türkiye Hizbullahı, Lübnan'daki Hizbullah ile organik bir bağı olmayan radikal İslamcı, silahlı, yasadışı bir örgüttür. Hizbullah, "Allah'ın partisi" (Allah taraftarı) anlamına gelir.
Liderliğini Hüseyin Velioğlu'nun yaptığı silahlı örgüt, daha çok Sünni Kürtler arasında faaliyette bulundu. 2000 yılının başlarındaki yoğun polis operasyonlarıyla önemli ölçüde çökertildi. Terörle mücadelede bu operasyonlar çok önemli birer örnek olarak gösterilmektedir. Türkiye Hizbullahı, döneminde yaygın marksist leninist çizgideki kürt muhalefetine karşı bir "panzehir" olarak sol örgütlere karşı bir alternatif olarak da görülürken, anti-komünist görüşü nedeniyle derin devlet tarafından gelişmesine engel olunmadığı, göz yumulduğuna dair iddialar ortaya atılmaktadır.
Liderliğini Hüseyin Velioğlu'nun yaptığı silahlı örgüt, daha çok Sünni Kürtler arasında faaliyette bulundu. 2000 yılının başlarındaki yoğun polis operasyonlarıyla önemli ölçüde çökertildi. Terörle mücadelede bu operasyonlar çok önemli birer örnek olarak gösterilmektedir. Türkiye Hizbullahı, döneminde yaygın marksist leninist çizgideki kürt muhalefetine karşı bir "panzehir" olarak sol örgütlere karşı bir alternatif olarak da görülürken, anti-komünist görüşü nedeniyle derin devlet tarafından gelişmesine engel olunmadığı, göz yumulduğuna dair iddialar ortaya atılmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kategoriler
- Kişiler (44)
- Terör Örgütleri (5)
Mustafa Kemal ATATÜRK