6 Mart 2010 Cumartesi

Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan 1948 yılında Güneydoğu Anadolu'da bir köyde dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK'yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye'ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye başladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaş alanına hiç inmeden oturduğu yerde rahat bir yaşam sürdü.Türkiye'nin ısrarlı takibi sonucu Suriye, Öcalan'ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye'den Rusya'ya, oradan İtalya'ya geçen Öcalan İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca kendisine sığınacak yer aramaya başladı. Yunanistan Hükümeti, kuruluşundan beri destek verdiği PKK'nın liderini Kenya Büyükelçiliği'nde saklamaya karar verdi.

Türk Güvenlik Güçleri'nin düzenlediği bir operasyonla Kenya'da kıskıvrak yakalanan terörist başının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye'de, İmralı Cezaevi'nde yargılandı ve hak ettiği idam cezasına çarptırıldı. Abdullah Öcalan idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.

Deniz Baykal

20 Temmuz 1938 yılında Antalya’da doğdu. Siyasetle Hukuk Fakültesi'nde öğrenciyken ilgilenmeye başladı.1959 yılında Hukuk Fakültesini bitirdi.1960’da Sosyal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak girdi.1963’te doktorasını tamamlayıp, iki yıl ABD’de Colombia ile Berkeley Üniversitelerinde çalıştı. Öğrenci hareketleri ve SBF'deki öğretim üyeliği döneminde "sosyal demokrat" olarak tanınan Baykal'a ilk aktif siyaset teklifi İsmet İnönü'yü devirerek CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit'ten geldi. 1973’te CHP’den Antalya milletvekili seçildi. 33 yaşında milletvekili oldu.Ecevit hükümetleri döneminde Maliye ve Enerji Bakanlığı görevlerini üstlendi, parti yönetiminde görev aldı.12 Eylül 1980’den sonra bir süre gözetim altında tutuldu ve 5 yıl siyasetten yasaklandı.1983’te yasaklı olmasına rağmen faaliyetlerini sürdürdüğü gerekçesiyle bir grup önde gelen CHP ve AP’liyle birlikte Zincirbozan’da ikinci defa gözetim altına alındı. Eylül 1987’de Erdal İnönü’nün liderliğindeki SHP’den Antalya milletvekili seçildi.Önce Grup Başkan vekilliği, ardından Genel Sekreterlik yaptı.1990’da genel sekreterlikten istifa etti.CHP’nin yeniden açılması üzerine CHP’ye geçti. 9 Eylül 1992’de genel başkan seçildi.18 Şubat 1995’de SHP ve CHP bütünleşme kurultayında aday olmayıp genel başkanlıktan ayrıldı.9 Eylül 1995’de birleşmeden sonra yeniden genel başkan seçildi.30 Ekim 1995’de kurulan DYP-CHP koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcılığı ve ve Dışişleri Bakanlığı’nı yürüttü.53.Hükümet kurulunca Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrıldı.23-24 Mayıs 1998’de olağan kurultayda bir defa daha genel başkan seçildi, ancak 18 Nisan’da partisinin barajı aşamaması üzerine görevinden ayrıldı.



Yerine seçilen Altan Öymen 1 Ekim 2000 tarihinde yapılan 11.Olağanüstü Kongre’de Baykal karşısında seçimi kaybetti.Muhaliflerini etkisiz hale getiren Deniz Baykal, eski sol politikalardan uzak bir çizgi izliyor.

Abdi İpekçi

1929 senesinde İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.



ESERLERİ

Abdi İpekçi’nin Afrika, İhtilalin İçyüzü, Dünyanın Dört Bucağından gibi eserleri vardır.

Sultan Galiyev

Sultan Galiyev (Mir Seyyit Sultan Alioglu, daha cok Sultan Galiyev adiyla bilinir), (13 Temmuz 1892 - 28 Ocak 1940 Kazan). Bugünkü Özerk Başkırtistan sınırları içinde Sterlitamak bölgesindeki Krımsakaly kasabasına bağlı Elimbetova köyünde dünyaya gelen siyasi düşünce adamı.

1917 Bolşevik devriminin Lenin,Stalin ve Troçki ile dört büyüklerinden biri olan Sultan Galiyev İlk eğitimini öğretmen olan babasından aldıktan sonra Kazan'daki Tatar Pedagoji Enstitüsü'ne girdi. Sultan Galiyev bu okulu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı ve daha sonra Ufa Belediye Kütüphanesi'nde çalışmaya başladı. Buradan ayrılan Galiyev çeşitli gazetelerde çalıştıktan sonra 1915'te öğretmenlik mesleğine geri döndü. Bu sırada Bakü'de bulunan Galiyev Azerbaycan Ulusal Hareketine katıldı.

Sultan Galiyev, 1917 yılında Rus Komünist Partisi'ne de girdi. Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman haline geldi. 1918 yılında Molla Nur Vahitov'un Çek lejyonerleri tarafından öldürülmesi önünün açılmasına sebep olmuştu.Fakat Vahitov'un öldürülmesi Galiyev'in mücadelede yalnız kalmasına da sebep oldu.Galiyev Komünist Parti içerisinde daha ziyade Müslümanlarla ilgili görevleri üstlenmiştir. Bunlar Merkezi Müslüman Komiserliği üyesi, Müslüman Askeri Kollegiyumu başkanı, Narkomats'ın resmi yayın organı Jizn Natsionalnostey'in editörlüğü idi. Dolayısıyla Komünist Parti içinde sağlam bir yere sahipti ve devrimde en önlerde yer almıştı. 1923'te ilk defa tutuklandığında devrime yaptığı bu hizmetler nedeniyle serbest bırakıldı.

28 Ocak 1940 sabahında Lefort Hapishanesinde, Stalin'n emriyle gelen istihbarat örgütü KGB tarafından öldürülmüştür. Sovyet Yüksek Mahkemesi 30 Nisan 1990'da aldığı kararla üzerine atılı suçlar KGB'nin düzmece belgeleri olduğu için Galiyev'in aklanmasına karar verdi.

Galiyev; Sosyalist Turancılık

Sultan Galiyev, Sovyetler Birliği’nin kuruluşunda Rus olmayan, bu noktada Türk ve Müslüman unsurun ve tabi 'gönüllü katılım' temsiliyetinin, katılımın şartlarını Rus olmayan'ın Rus ile eşit hukuku yönünde belirleme ve uygulamaya geçirme mücadelesi vermiş siyasî lideri ve kuramcısıdır.

Sultan Galiyev’in tek başına sömürge meselesi ve günümüzde adlandırıla geldiği gibi Üçüncü Dünya olgusunun kalıpları içinde yaptığı değerlendirmelerde daima önceliği ve hassasiyeti Türklük üzerinedir.

Avrupa'dan farklı toplumsal-ekonomik formasyona sahip ülkelerde, yani sömürgelerde kurtuluş mücadelesinin özgül koşulları üzerine düşünenlerin öncülerindendir. Fikirlerinin temeli olan düşüncesi şudur: Avrupa proletaryası kendi sömürgeci burjuvasıyla iş birliği yapmıştır.Sömürge kaynaklarını burjuvasıyla ortaklaşa paylaşmıştır.Dolayısı ile Avrupa solu, dünya sosyalizmine öncülük edemez, itici güç olamaz.

1. Henüz düşman sınıflara ayrılmamış olan prekapitalist Tatar toplumunda sosyalist sistemin inşası Rusyadan ve diğer gelişmiş kapitalist ülkelerden farklı olacaktır;doğu halklarının bağımsızlık değeri ve gücü proletarya değil, doğu halklarının bağımsızlık arzusu, dini ve milli değerlerin emperyalizme karşı savaşılıp korunmasıdır.

2. Sosyalist devrimin başarısı ve doğuya yayılması İslam'ın kollanması ile mümkündür.

İslam sosyalizminin özelliklerini vurgulayan ilk Asyalı sosyalisttir. Marksizmi kendi ülkesinin toplumsal yapısına göre yorumlayarak özgün bir katkı getirmiştir.

Müslümanlara Yönelik Din Karşıtı Propaganda Metodları adlı eserinde, İslamiyetin gerici olduğu şeklindeki düşünceleri reddetmekte ve İslamiyeti insan ile toplum arasında dengeyi kuran bir örnek olarak değerlendirmekteydi... Yüz yıldır İslam dünyası batılı emperyalistler tarafından sömürülmekteydi ve İslam dini onlar tarafından bastırılıp ezilmişti. Bu sebepten İslam dini emperyalizme karşı bir din olabilirdi (Yamauchi 1998)

3. Komintern sosyalist devrimin sonraki basamağını batı proletaryasından değil, doğunun sömürülen milletlerinden beklemeli ve bu yönde çaba sarfetmelidir.

Avrupa'da yaygın olan sınıf mücadelesi ile ilgili klasik marksist teoriyi değiştirmeye kalkan ve Üçüncü Dünya'ya önem veren Türkçü Toplumcu bir ideoloji gütmüştür.

Dünya sömürü sisteminde az gelişmiş ülkelerin üretimlerini ve kimliklerini yoketmek için kültür istilası ve ulusal değerleri çürütme işlemlerinin sistemli olarak kullanılacağını ifade etmiş ve 3. dünya ülkelerinde ulusal kimlikleri emekten bölüşümden yana bir düzene sokarak bu toplumlarda henüz gelişmemiş emekçi sınıfının iktidarını hazırlayacak bir mazlum milletler ittifakını savunmuştur.

Galiyev; Türkistan

Galiyev’in uğruna mücadele ettiği ve uğrunda hayatını yitirdiği ve ideoloji olarak ortaya koyduğu siyasetin özünde Avrasya vardır.

Sultan Galiyev, Komünizmi Doğunun (Doğu Halklarının) sömürüden kurtarılmasının bir yolu olarak görmüştür.Ona göre, toplumlar, özellikle de Türk Halkları ancak ortak bir mücadele ile emperyalizmin kıskacından kurtulabilecekti.Bu düşüncelerinin doğal bir sonucu olarak, önce İdil-Ural bölgesinde bir Tatar-Başkırt Devleti ve Türkistan’da bir Türkistan Cumhuriyeti kurulmalı ve nihayet Türkler Dünya Devrim tarihindeki yerini almalıydı.

Sultan Galiyev, topraklı federasyonu Tatar-Başkurt boyutunda gerçekleştirme ve bunu Kırım ve Türkistan hattında Kırımlı ve Türkistanlı önderlerle temasa geçerek, bu Türklük sahalarının da Sovyet merkezi ile ilişkiler zemini belirlemesi gereken siyasî, idarî, ekonomik şart ve kabulleri, 'muhtariyet'in sınırlarının ne olduğu sorgusuyla genişletme faaliyeti, Sovyet karşıtı ve Turancı suçlamasıyla tutuklandığı tarih olan 4 Mayıs 1923 tarihine kadar sürmüş, Merkezî Hükümette Tataristan’ı temsil etmiştir.

Yakub Cemil

Yakub Cemil (d. 1883 - ö. 1916), İttihat ve Terakki'nin Çerkes kökenli ünlü fedailerindendir.
İstanbul'da doğdu. Babası Ahmed Bey, annesi Nazik Hanım'dır. Babası tütün ticareti ile uğraşan bir tacir ve aynı zamanda kaçakçıydı.

1903'de Teğmen rütbesiyle Harp Okulu'ndan mezun oldu. İlk görev yeri Manastır'da konuşlanan 6. Nizamiye Piyade Tümeni idi. Burada Enver Paşa'nın emrinde bulunmuş ve hayatı boyunca da Enver Paşa'nın en yakınındaki adamlarından biri olmuştur. II. Meşrutiyet dönemine kadar bu bölgede görev yaptı. Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut çetelerine karşı mücadele etti. Gayri Nizami Harp tecrübesini bu dönemde kazandı. İttihat ve Terakki'ye katılması da yakın arkadaşlarının etkisiyle aynı dönemdedir.
İhtilalin ardından İttihat ve Terakki cemiyetince 1909 yılında İran'a gönderildi. Görevi daha önceden kaldırılmış olan meşrutiyeti yeniden ilan ettirmek üzere yeraltı faaliyetlerinde bulunmaktı. Yol boyunca, bölgedeki kürt aşiretlerinin desteğini toplayarak ilerledi. İranlı meşrutiyet yanlıları ile işbirliği yapdı. 31 Mart olaylarının patlak vermesiyle İstanbul'a çağrılınca görevini bırakmak zorunda kaldı. İsyan bastırıldıktan sonra Ermeni ayaklanmaları sebebiyle müfettiş-i umumi olarak Adana'ya gönderildi. 1910 da gazeteci Ahmet Samim Bey'e düzenlenen suikastın faili olduğu iddia edildi ancak bu iddia ispatlanamadı.

1911'de İtalyan işgaline maruz kalan Kuzey Afrika'daki son Osmanlı toprağı Trablusgarp'ı(Libya) kurtarmak amacıyla başlatılan mücadeleye katıldı. Trablusgarp yoluna Binbaşı Mustafa Kemal Bey ile çıktı. Başta Kurmay Binbaşı Enver Bey olmak üzere İttihat ve Terakki'nin en önemli komutanları Trablusgarp-Bingazi eksenine gelmişti. Yakub Cemil yine Enver Bey'in emrindeydi. Yerel halkı örgütleyerek gerilla savaşını başlattılar. Bu esnada sırf siyah tenli olduğu nedeniyle düşmana bilgi sattığından şüphelendiği kendisinden rütbeli teğmen Şükrü'yü bir gece çadırına gelerek uykusundan kaldırıp kafasına bir kurşun sıkarak öldürmüştür. O gece karargah karışmış ve Yakup Cemil bir çılgınlık daha yapmaması için İstanbul'a gönderilmiştir. Daha sonra bu olayı kendine soranlara "siyah olduğu için öldürdüm" demiştir.

1912'de başlayan Balkan Savaşları'na 4000 cezaevi mahkumundan oluşan gerilla ordusu katıldı. Bu ordu ile beklenenin üzerinde yarar sağladılar. Ancak Osmanlı ordusu savaşta yenilince Bulgarlar Rumeli'nin (Edirne) kendilerine verilmesini istediler. Fakat Kamil Paşa Hükümeti bunu kabul etmedi fakat o dönemde muhalefette olan İttihat ve Terakki Fırkası ve dolayısıyla da cemiyet Rumeli'nin Bulgarlara bırakıldığının ileri sürerek tarihe Bab-ı Ali baskını olarak geçen ikinci ihtilalini gerçekleştirdi. Yakub Cemil, Bab-ı Ali binasına ilk giren baskıncılar arasındaydı. Baskın esnasında karşılarına çıkan ve "Siyasete karışmayacağınıza söz vermiştiniz sözünüz bu muydu?" diyen Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa'yı "bu herife laf anlatılır mı" deyip şakağından vurmuştur. Bu olayın etkisiyle kısa bir süre sonra, yüzbaşı rütbesinde iken ordudan atıldı. Yine de aynı yıl Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti'nin kurulmasıyla sonuçlanan muharebe döneminde Enver Bey'in emrinde orduda gönüllü olarak yer aldı.

1914 de Teşkilat-ı Mahsusa'nın resmen kurulmasıyla bu kuruma alındı ve ilk görev yeri olarak da Doğu Anadolu belirlendi. 2000 kişilik mahkum ordusuyla yola çıktı. Çorum'da konakladıkları esnada yerel halktan birini yargılamadan idam ettirmesi tepkilere sebep oldu. Bölgedeki diğer ordu birlikleriyle çeşitli zaferler kazandı ancak Ardahan'da ciddi bir yenilgiye uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Bunun üzerine Ermeni çetelere karşı mücadele etmekle görevlendirildi. 1915 de alınan kararla Erzurum ve çevresindeki Ermenilerin tehcir edilmesini organize etti. Tehcir süresinde emrini verdiği bazı komitacıların yargısız infazları nedeniyle bu görevinden de alındı. Yeni görev yeri olan Bitlis'te, emirleri ihlal edip çıkan isyanlara karşı aşırı sert davrandığından dolayı, bu seferde Bağdat'a gönderildi. Bağdat cephesinde de emirleri ihlal etti ve fevri olarak emrettiği bir taarruzda bölüğünün büyük kısmını kaybetti. Bu olay cephe günlerinin de sonu oldu ve acilen İstanbul'a çağrıldı.

Yakup Cemil son adamlarını, ünü bütün imparatorluğa yayılmış ve günümüze kadar da gelmiş olan Sinop Zindanlarından devşirir. Hepsi birbirinden belalı, hepsi birbirinden tehlikeli iki bin adam. “ Berberler bir adım öne çıksın” der. Ve komutlar komutları izler: “ 1 leşi, 2 leşi, 3 leşi, 4 leşi, 14 leşi olan bir adım öne çıksın.” Sonunda bir kişi kalır hem berber olan hem de 14 leşi bulunan, yani 14 cinayeti olan, yani 14 adam öldüren. Yakup Cemil 14 leşli berberi şöyle bir süzer tepeden tırnağa ve sonra “ getir bir sandalye ve beni tıraş et, seni özel berberim tayin ettim” der. Berberin gözü kanlı, Yakup Cemil’in gözü kara. Usturanın sapı katilin elinde, ağzı Yakup Cemil’in gırtlağında. Ölümle liderlik arasındaki süre saniyeden de kısa. 14 leşli özel berber Yakup Cemil’in yüzünü sabunlamada, 2 bin kanlı katil sahneyi izlemede ve Yakup Cemil sandalyede ayak ayak üstüne atmış tütününü tüttürmede. O sandalyenin üstünde, o usturanın ucunda ve o 2 bin kanlı katilin huzurunda liderlik sınanmada, daha doğrusu insanlara liderlik dersi verilmede.

Osman Kara

İstanbul günlerinde İttihat ve Terakki yönetimi ile ters düştü ve İtilaf devletleri ile barış için İttihat ve Terakki hükümetini ikna, bu mümkün olmazsa darbe ile devirme planları yaptı. İttihat ve Terakki hükümetini dağıtmak, İtilaf devletleri ile barış yapacak bir hükümet getirmek istiyordu. Başkomutan ve Harbiye Nazırı adayı ise Mustafa Kemal'di. İttihat ve Terakki içindeki entrikaların sonucunda Talat Bey grubunun Enver Paşa'yı kandırması sonucunda hükümeti devirmeye teşebbüs ve Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya suikast suçlamasıyla tutuklandı. Enver Paşa Yakup Cemil'in idam edilmesinden yana değildi. Ancak Enver Paşa'nın yurtdışında bulunmasını fırsat bilen Talat Paşa Yakup Cemil'in idamına karar verdi. 11 Eylül 1916 günü kurşuna dizilerek idam edildi.

Beyazıt'tan Kağıthane'ye idama yaya götürülürken, Yolda bir karpuz arabasını çevirmiş, "asker evlatlarım susamışlardır" diyerek idam mangasına karpuz ısmarlamıştır.[2]

İdamında vücuduna 14 mermi saplanmasına rağmen yarım saat boyunca can vermediği söylenir.
Vücudundan sızan kanların toprağa önce vatan yazdığı efsanesi türemiştir.

Kendisini idam edecek olan askerlerin "ateş" emrine rağmen ateş edemedikleri daha sonra Yakub Cemil'in olayı fark ederek asker nişan al -güldükten sonra - "ateş" emrini kendisinin verdiği söylenir ve o emir vermeden ateş edilmemişdir.

Atatürk Trablusgarp'de yaşanan olaydan dolayı çok sevdiği Yakup Cemil'e çok kızmıştır, onun hakkında şu sözü sarf ettiği söylenir. "Eğer bir gün bir ihtilal yaparsam yanıma alacağım ilk adam Yakup Cemil'dir, ihtilalden sonra da ilk asacağım kişi de yine Yakup Cemil'dir."

Yakup Cemil'in idamının ardından Atatürk, Ali Fuad (Cebesoy)'a şunları söylemiştir: "Yakup Cemil asılmış. Sebebi de ben başkomutan vekili ve harbiye nazırı olmadıkça kurtuluş yoktur demiş.Dediğini yapmış bile olsaydı ben İstanbul'a gittiğimde ilk iş olarak Yakup Cemil'i cezalandırırdım. Eğer ben o ve onun gibiler tarafından iktidara getirilecek bir adamsam, adam değilim!"

Yakub Cemil'in ölmeden önce Üst üste içtiği ömründe ki ilk üç sigara...(cemal kutay)

Yakub Cemil, usta bir silahşor ve keskin nişancıydı. Gönülden bağlı olduğu İttihat ve Terakki için her türlü fedakarlığı yapmaktan çekinmezdi. Cemiyet düşmanlarının en fazla korktuğu kişilerdendi. Bununla beraber cemiyet içerisinde isyankar yapısı ve sorunları silahla çözme arzusuyla tanınırdı. Bu özellikleri yakın tarihimizde dahi çeşitli benzetmelere ve spekülasyonlara sebep olmuştur.

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e Emin Çölaşan'ın bir yazısı ile ilgili olarak göndermiş olduğu bir düzeltmede, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Abdullah Çatlı için Yakub Cemil benzetmesini kullanmıştı.[3]

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Danıştay saldırısı için Yakub Cemil'in Bab-ı Ali baskını gibi benzetmesini kullanmıştı.

Tapınak Şövalyeleri ve Masonluk

TAPINAK ŞÖVALYELERİ VE MASONLUK

SUNUCU:
Ortaçağda, tarihe yön veren birçok olayın perde arkasında gizli bir örgüt vardı.
Bu gizli örgütün ilk kimliği "Tapınak Şövalyeleri" idi.
Tapınak Şövalyeleri başlangıçta Hıristiyanlık uğruna savaşmaya and içmiş bir Haçlı tarikatı olarak kurulmuşken zamanla sapkın öğretilere kapılarak Hıristiyanlıktan bütünüyle uzaklaştı.
Tarikat üyeleri dünyevi çıkar ve ihtiraslara kapılarak Allah'ı ve dini unuttular.
Askeri güçlerini ve siyasi bağlantılarını kullanarak büyük servetler elde ettiler.
Öyle ki Ortaçağda, Kilise'den ve Avrupa devletlerinden çok daha büyük bir maddi güce ve zenginliğe ulaştılar.
Bu büyük güç sayesinde tapınakçılar, zamanla devlet yöneticilerine, Kilise otoritelerine dahi söz geçirir hale geldiler.
Pek çok ayrıcalık ve dokunulmazlık elde ettiler.
Her türlü yolsuzluğun ve karanlık işin düzenleyicisi oldular.
Sapkın ve dejenere ayinler, ritüeller uyguladılar.
Tüm bu saydığımız nedenlerden dolayı da tutuklandılar, yargılandılar ve yasaklandılar.
Ancak yeraltında örgütlenmeye devam ettiler. Ve bir süre sonra farklı bir isimle ortaya çıktılar: Masonluk.
Bu filmde, yüzyıllardır bir sır perdesi arkasına gizlenmiş olan masonluğun gerçek kökenini, yani Tapınak Şövalyelerini inceleyeceğiz.
Bugüne kadar Tapınak Şövalyeleri hakkında pek çok yorum yapıldı, faaliyetleri ile ilgili çeşitli kitaplar yayınlandı.
Peki kimdi bu tapınakçılar? Nasıl ortaya çıktılar? Amaçları neydi?
Nasıl Masonluğa dönüştüler?
Sessiz ve derinden yürüttükleri faaliyetlerini, bugüne dek taşımayı nasıl başardılar?
Tüm bu soruların cevabını tarihte aramamız gerekir.
Bu tarih ise çok eskilere, haçlı seferlerine kadar uzanır.
Haçlı Seferleri
M.S 637 yılında Müslümanlar, Kudüs’e girdiklerinde kutsal topraklara barış ve refah getirdiler.
Ancak bu huzur ortamı 11. yy.ın sonlarında bölgeye gelen işgalciler tarafından bozuldu.
Bu işgalciler Haçlılardı.
Doğunun zenginliği ve refahı, Hıristiyanları uzun süredir cezbetmekteydi.
Bunların başında ise Papa II. Urban geliyordu. Papa, başkanlık ettiği Clermont konseyinde bir duyuruda bulundu.
Doğudaki kutsal yerlere saygısızlık yapıldığını, hıristiyan hacılarının taciz edildiğini iddia etti. Ve tüm Avrupa’yı tek bir bayrak altında savaşmaya çağırdı.
Oysa bu iddialar gerçeklere tamamen aykırıydı. İslam yönetimi altındaki Orta Doğu Hıristiyanları, büyük bir özgürlük ve hoşgörü ortamı içinde yaşıyor ve inançlarını sürdürüyorlardı.
Kısacası savaşın gerekçesi aslında bahaneydi. Gerek Papa'nın gerekse onun çağrısına uyan hıristiyanların bu savaştan çok farklı beklentileri vardı.
Tarihçi Donald Queller bu gerçeği şöyle açıklar:
Fransız şövalyeleri daha fazla toprak elde etmeyi ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da sadece gündelik sıkıntı ve zorluklarından kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı. (Donald E. Queller, World Book Encyclopedia, 1998)
Papa, söylediklerinin etkisini artırmak için hıristiyanlara, savaşa katılacak herkesin günahlarının affedileceği yalanını da söyledi.
Söyledikleri gerçekten işe yaradı. Coşkuya kapılan dinleyiciler, kendilerine dağıtılan kumaştan haçları aldılar ve giysilerine özenle diktiler.
Bu çağrı, kısa zamanda tüm Avrupa'da olağanüstü yankı uyandırdı.
Büyük bir ordu kuruldu.
Kendilerine Haçlılar denilen bu topluluk, yol boyunca pek çok yeri talan edip yağmalayarak Konstantinapolis’te bir araya geldi.
Haçlılar, daha sonra Anadolu'da ilerlemeye başladı. Karşılarına çıkan Müslümanları altın ve mücevher bulma hayaliyle kılıçtan geçirdikten ve şehirlerini yağmaladıktan sonra Kudüs’e vardılar. Kudüs’e giren haçlıların vahşeti burada da devam etti…
Kentteki tüm Müslümanlar ve Yahudiler kadın çocuk ayrımı yapılmaksızın acımasızca katledildi.
Araştırmacı Desmond Seward, “Savaşın Rahipleri” isimli kitabında bu vahşeti şu sözlerle anlatır:
Temmuz 1099’da Kudüs alındı… Kutsal kentin tüm nüfusu kılıçtan geçirildi; Yahudiler, Müslümanlar, erkek, kadın ve çocuk toplam 70 000 kişi üç gün süren bir soykırımda katledildiler. Bazı yerlerde askerler ayak bileklerine kadar yükselen kan gölü içinde yürüyor ve sokaklarda gezen atlıların üzerine kan sıçrıyordu. (Desmond Seward, The Monks Of War, Penguin Books, London, 1972)
Haçlılar, Kudüs’ü ele geçirdikten sonra burayı kendilerine başkent yaptılar. Sınırları, Filistin’den Antakya’ya kadar uzanan bir Latin imparatorluğu kurdular.
Kurdukları devleti ayakta tutabilmek için örgütlenmeleri gerekiyordu.
Bunun için askeri tarikatlar kurdular.
Bu tarikat üyeleri, bir yandan manastır hayatı yaşıyor diğer yandan da Müslümanlara karşı savaşmak için eğitim görüyorlardı.
İşte bu tarikatlardan biri de Tapınakçılar tarikatıydı.
Kudüs'teki Gizem
Tapınakçılar tarikatı işte bu kutsal topraklarda, Kudüs’te doğdu.
Tarikatın kurucuları Kudüs’teki Haçlı kralının büyük desteğini gördüler.
Kral onlara çok kutsal bir yeri hediye etti: Eskiden Süleyman Tapınağının inşa edildiği tepeyi...
Hz. Davut zamanında yapımına başlanan tapınağın inşası, o ölünce oğlu Hz. Süleymanla devam etmişti.
Zaman içinde yıkılan bu tapınağın arazisi üzerinde yahudi kral Herod tarafından yeni bir tapınak inşa edildi.
Bu ikinci tapınak da, M.S. 70 yılında Roma imparatorluğu tarafından yıkıldı.
Romalılar, Yahudilere karşı büyük bir saldırı başlattılar ve onları bölgeden sürdüler.
Aradan 1000 yıl geçti...
Her ne kadar artık tapınağın yerinde müslümanların inşa ettiği Mescid-i Aksa yer alsa da, bu bölge eski yahudi gizemciliğinin derin izlerini taşımaktaydı.
Tapınak şövalyeleri, eskiden Hz. Süleyman tapınağının bulunduğu tepeye yerleştiklerinde, burası onları derinden etkilemişti ve araştırmalara başladılar.
Bu araştırmalar onları, eski yahudi inancının merkezine, gizli geleneklerinin özünü içeren kalıntılara götürdü.
Antik Yahudi inancının pagan yani putperest yönünü oluşturan bir öğretiyle tanıştırdı: Kabala…
Kökeni eski Mısır’a dek uzanan Kabala, binlerce yıldır her türlü büyü ritüelinin, gizli ve karanlık bilimin temelini oluşturur.
İşte bu topraklarda etkisinde kaldıkları bu mistik öğreti, Tapınakçıların inançlarını ve yaşam biçimlerini yeniden şekillendirmişti.
Her ne kadar dışarıya karşı savaşçı Hıristiyan keşiş görünümünü sürdürseler de kendi içlerinde gizliden gizliye Kabalist felsefeyi ve yaşam biçimini benimsemişlerdi.
Masonluğun en tanınmış isimlerinden biri olan büyük üstad Albert Pike, "Ahlak ve Dogma" adlı kitabında, Tapınakçılar’ın gerçek amacını şöyle açıklamıştır:
Tapınakçılarınn ilan edilen görevi, kutsal yerleri ziyarete gelen Hıristiyanları korumaktı. Gizli amaçları ise, Süleyman Mabedi’ni yeniden inşa etmekti... Tapınakçılar, en baştan beri Papalık’ın ve onun krallarının egemenliğine karşıydı. Amaçları, zenginlik ve güç elde etmek ve gerekirse savaşarak Kabalistik dogmayı yerleştirmekti. (Albert Pike, Morals and Dogma, The Roberts Publishing, 1871, s.84)
Tapınakçıların örgütlenmelerinde çok katı bir emir-komuta zinciri hakimdi.
Her şey tarikatın malıydı.
Evlenmek, ev sahibi olmak, akrabalarla iletişim kurmak kesinlikle yasaktı.
Sadece üzerine kırmızı haç işlenmiş beyaz elbise giyerler, hiç temizlenmezlerdi.
Amblemleri, aynı ata binmiş iki süvari figürüydü.
Kardeşlik simgesi olarak öne sürdükleri bu amblemin aslında daha gizli bir anlamı vardı.
Yaygın inanışa göre bu sembol Tapınak Şövalyeleri'nin özel yaşamlarının sapık bir unsuru olan eşcinselliklerini simgelemekteydi.
Tapınakçılar'ın Batı'ya Hareketi
Yıl 1186, Tapınakçıların Kudüs’teki günlerinin sonu giderek yaklaşıyordu.
Selahaddin Eyyübi komutasındaki Müslüman ordusu, Haçlıları ağır bir yenilgiye uğrattı.
Filistin içinde ilerleyen Selahaddin Eyyübi sonunda Kudüs’ü aldı.
Haçlı orduları, Filistin’de bulundukları 100 sene boyunca bölgedeki Müslümanlara çok eziyet etmişti.
Kudüs halkı endişeliydi. Müslümanların intikam almasından korkuyorlardı. Ama çok şaşırdılar.
Selahaddin Eyyübi, sivil halka dokunmadı.
Üstelik, esir aldığı hıristiyanların büyük bölümünü de bağışladı.
Yalnızca Tapınakçıları, işledikleri katliamlara karşılık idam etti.
İngiltere tarihinde “aslan yürekli” lakabıyla sözde bir kahraman olarak tanınan Richard gerçekte acımasız bir katildi.
1191 yılında Akra kalesinde, aralarında pek çok kadın ve çocuğun bulunduğu tam 3000 Müslümanı, boyunlarını vurdurtarak acımasızca katletmişti.
Richard aynı zamanda Tapınakçıların da en yakın dostuydu.
Kutsal topraklar kaybedildikten sonra buradan ayrılan Tapınakçıların geçici bir üsse ihtiyaçları vardı.
Kral Richard o sırada kendisinden bekleneni yaptı: Kıbrıs Adası’nı Tapınakçılara uygun bir fiyata sattı.
Tarihi kaynaklara göre tapınakçılar çok iyi denizcilerdi.
Kutsal topraklarda kaldıkları süre içinde Yahudi ve Arap kaynaklarından geometri, matematik gibi bilimleri öğrenmiş ve bir takım haritalar elde etmişlerdi.
Bu sayede Avrupa ve Afrika sahillerini dolaşmış, uzak denizlere de seyahat etme imkanı bulmuşlardı.
Vasco da Gama ve Kristof Kolomb gibi tanınmış kaşifler de aslında birer tapınakçıydı.
Yaptıkları denizaşırı seyahatlerin asıl amacı ise, bir yoruma göre, Tapınakçılara maddi güç sağlayacak yeni gelir kaynakları, ticaret yolları aramaktı.
Yelkenli gemilerinde yer alan kırmızı haç işaretleri ise Tapınakçıların kullandığı haç figürünün aynısıydı.
Kudüs’ü kaybettikten sonra tapınakçıların yeni rotası Avrupa’ydı.
İsa’nın yoksul askerleri adıyla ortaya çıkan Tapınak Şövalyeleri, zamanla Avrupa’nın en zenginleri, önde gelen bankerleri ve politikacıları oldular.
Bankacılık hizmeti veren, para transfer eden, kredi açan, faiz alan büyük bir ekonomik güce dönüştüler.
Tefecilik yasak olmasına rağmen faizle borç vermekten çekinmiyorlardı.
Oysa ki faiz, tüm ilahi dinlerde açıkça haram kılınmıştır. Allah Kuran'da bu konuda şöyle buyurur:
Faiz yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbi'nden bir öğüt gelir de faize bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim faize geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır. (Bakara Suresi, 275)
Araştırmacı-tarihçi yazarlar Alan Butler ve Stephen Dafoe örgütün tefeci yönünü şöyle anlatırlar:
Tapınakçılar o dönem Avrupa’da bilinmeyen ticaret tekniklerini kullanan uzman bankerlerdi. Bu yeteneklerinin çoğunu Yahudi kaynaklarından öğrenmişlerdi. Bununla birlikte mali imparatorluklarını büyütmek için, o zamanın her Yahudi bankerinin kıskanacağı, çok büyük bir özgürlüğe sahiplerdi. (Alan Butler, Stephen Dafoe, The Templar Continuum, Belleville- Ontario, 1999, s. 70)
Avrupa’da yüzlerce şato onlarındı.
Dahası, dönemin çoğu kralı, tarikata borçluydu.
Bir kaynakta tapınakçıların maddi gücü şöyle aktarılır:
Gerçekte İngiliz tahtı müzmin bir şekilde Tapınakçılara borçluydu. Kral John ve askeri seferlerde hazinesi tükenen 3. Henry sürekli olarak Tapınakçılardan borç almıştı. (Ferris, The Financial Relations of the Knights Templars to the English Crown, s. 10)
Bu maddi güç, Tapınakçıları birçok konuda söz sahibi yaptı. Örneğin; adaylığını destekledikleri II. Innocent, Papa seçilince Tapınakçılara verdiği ilk ayrıcalık, kendi kiliselerini inşa etme hakkıydı.
Bu, aynı zamanda kendi dünya görüşlerini özgürce yansıtacakları bir mimari anlamına geliyordu.
Bu amaçla kendilerine has bir mimari üslup geliştirdiler: Gotik mimari
Tapınakçıların Yargılanışı
Tapınakçılar, kilisenin dini inanç ve uygulamalarından gitgide uzaklaştılar. Başından beri gizlice sürdürdükleri felsefe ve yaşam biçimleri de yavaş yavaş gün ışığına çıktı. Sapkın yaşantıları halkın diline düştü.
Tapınakçıların gizli törenler için kapandıkları özel şatolarda yaşanan sapkınlıklar hem halkı hem de başta Fransa olmak üzere tüm krallıkları rahatsız etmekteydi.
Yeni Papa ise, üzerinde hiçbir otorite kuramadığı bu grubun din dışı bir yaşam sürdüğünden ve bertaraf edilmesi gerektiğinden artık emindi.
1307 yılının Ekim ayında Fransa Kralı Philippe ve Papa V. Clement, Tapınak Şövalyeleri hakkında tutuklama kararı aldı.
Bazı tarikat üyeleri hapse atıldı. Bazıları ise idam edildi.
İdam edilenlerden biri de, Büyük Üstadları Jacques de Molay’dı.
Papa V. Clement'ın, Fransa kralıyla 22 Mart 1312’de yayınladığı bir fermanla Tapınakçıların resmi olarak tarihten silindikleri kabul edildi ve tarikat dağıtıldı.
Yakalanan tarikat üyeleri 5 yıl süren sorgulamalar sırasında korkunç itiraflarda bulunmuşlardı.
Bu itiraflarda tapınakçıların Allah'ı ve İlahi dinleri bütünüyle reddettikleri, bugün Satanizm olarak bilinen şeytana tapma sapkınlığına bağlı oldukları ortaya çıktı.
Bafome isminde keçi başlı bir şeytanın figürlerine tapıyorlardı. Bafome, kara büyüde mutlak kötülüğün kaynağı olarak kabul edilmekteydi.
Tarikat şeytana tapma ayinlerini yüzyıllarca büyük bir gizlilik içinde sürdürmüştü.
Dahası, ayinlerde tüm Hıristiyanlarca kutsal sayılan dini sembollere saygısızlık etmeyi bir ritüel haline getirmişlerdi.
Ayinleri en son yöneten kişi ise büyük üstadları Jacques de Molay idi.
Tapınakçıların inşa ettikleri kiliseler de, benimsedikleri putperest inancın bir kanıtıydı,
İşte Edinburg kenti yakınlarındaki Rosslyn Şapeli... Tapınakçı kiliselerinden biri...
Kilisenin dört bir yanına pagan inançlarını yansıtan motifler işlenmiş...
Şapel’in bir köşesine işledikleri Tapınakçı amblemi: aynı at üstünde iki şövalye figürü…
Tapındıkları Bafome adlı şeytanı temsil eden figür ve putperest inançlarını yansıtan diğer mistik motifler…
Bu semboller daha sonra mason localarında da ortaya çıkacaktır.
Türk mason localarının kendi üyelerine özgü yayın organı olan Mimar Sinan dergisinde, Rosslyn Şapeli konusunda şu sözlere yer verilmiştir:
Şapel içinde pagan süslemeler o kadar çoktur ki, rahip William Koncks, 1589 yılında yaptığı Rosslyn Baronu'nun vaftiz töreni ile ilgili anılarında: 'Şapelin pagan idolleri ile dolu olduğu için kutsal tören yapılmaya uygun bir yer olmadığından' yakınmıştır. 31 Ağustos 1592 tarihinde, Rosslyn Baronu Oliver St. Clair'e yapılan baskı sonunda şapeldeki pagan türü mihrap tahrip edilmiştir. (Mimar Sinan Dergisi, 1998, sayı 110, s.18-19)
Tapınakçıların Mirasçıları: Masonlar
Tapınakçılar resmi olarak yok oldular, ama gerçekte varlıklarını gizlice korudular.
Tutuklanmaktan kaçan bazı şövalyeler, 14. yy Avrupası’nda Katolik Kilisesi'ni tanımayan tek Avrupa krallığına sığındılar: İskoçya’ya…
O dönemde İskoçyalılar, İngilizlerle savaş halindeydi. Tapınakçılar, savaşta İskoçların yanında yer alarak büyük bir serbestlik elde ettiler.
O dönemin en etkin sivil toplum örgütlerinden biri olan 'duvarcı loncaları'na sızdılar.
Bir süre sonra bu loncalar siyasi ve felsefi bir nitelik kazandı ve gizli mason localarına dönüştü.
Mason kaynaklarında söz edilen operatif masonluktan spekülatif masonluğa geçiş de işte böyle oldu.
Bu nedenledir ki, Tapınakçıların İskoç Krallığı’nda kurduğu ilk mason locası olan İskoç Riti, masonluğun bilinen en eski koludur.
İki gizli örgüt arasındaki benzerlikler çarpıcıdır. Masonik ritüel ve sembolizmi Tapınakçılarınkiyle karşılaştırdığımızda birçok ortak nokta göze çarpar.
Masonluktaki temel sembol sayılan Süleyman Tapınağı, tapınağın Muharref Tevrat’a göre ustabaşısı olan Hiram usta, duvarcılık mesleği ve bunlar gibi Muharref Tevrat ve Kabala öğretisine dayalı sembollerin kullanımı, törenler, yeminler ve daha birçok düzenleme, tapınakçı geleneğine dayanmaktadır.
Bunlar, Masonların temel simgelerinden bazıları. Duvarcı ustalarının kullandığı gönye ve pergel. Bu nedenle ortak geçmişe sahip masonlar ve Tapınak Şövalyeleri için özel önem taşırlar.
Örgütlenme yapılarında da bu benzerlikleri bulmak mümkündür. Masonlukta İskoç Riti'nin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen, "Tapınak Şövalyesi", "Tapınağın Koruyucusu", "İntikam Şövalyesi" gibi ünvanlardır.
Tapınakçılar masonluğa dönüştüklerinde yeniden güçlü bir örgütlenmeye sahip oldular.
Aynı zamanda kendilerine mükemmel bir kamuflaj edinmiş olarak Avrupa’da hızla yayılmaya başladılar.
Tapınakçılar masonluğun yanı sıra Gül Haç örgütünü de kurdular. Bu örgütün en büyük odak noktası, simya ve büyüydü.
Bir kaynakta Gül-Haçların Tapınakçılarla olan ilgisi şöyle ifade edilir:
Gül-Haç, Tapınakçıların kızıl haçından kaynaklanmaktadır. Hem mason hem de illümine olan Mirabeau, ülkede kaldığı süre boyunca, Almanya’daki gizli dernekler hakkında birçok şeyi keşfedecek bir konumda bulunmuştur ve kesinlikle belirtmektedir ki 17. yüzyılın Gül-Haç masonları, aslında gizlice devam eden eski Tapınakçı tarikatıydılar. (Mirabeau, Histoire de la Monarchie Prussienne, V. 76)
Gülhaç örgütünün en tanınmış üyelerinden biri de ünlü İngiliz devlet adamı ve düşünür Sir Francis Bacon’dı. Bacon aynı zamanda İngiliz Tapınakçılarının da Büyük Üstadı'ydı.
Bacon, Tapınakçıların hayalindeki devlet yapısını “Yeni Atlantis” adlı kitabında da dile getirmişti.
Çalışmalarının asıl amacı ise tapınakçı öğretisinde yer alan mistik güçleri kullanarak dünyaya hakim olmaktı.
Gül Haç örgütünün yanında tapınakçıların kurdukları bir diğer örgüt de gizli İllümine örgütüydü. Örgütün yöneticisi, fanatik bir ateist olan Adam Weishaupt idi.
Perde arkasında Tapınakçıların yönetip yönlendirdiği tüm bu örgütlerin ortak bir amacı vardı:
Dini inançları yok etmek, Tapınakçıların din karşıtı felsefelerinin gerektirdiği ateist ve materyalist bir dünya görüşünü dünyaya empoze etmek.
Bunun için ilk büyük sosyal hareket hazırlandı ve hayata geçirildi.
Bu, ünlü Fransız devrimiydi.
Devrimin perde arkasında rol oynayan Comte Cagliosto bir masondu.
Cagliosto’nun amacı, Avrupa’da devrimci düşünceleri yayarak ihtilalleri körükleyip mevcut krallıkları tek tek ortadan kaldırmaktı. Loca tarafından ajan olarak görevlendirilen Cagliosto, tutuklandığında her şeyi itiraf etti. İtiraflarında Masonların tüm Avrupa’da devrim yapmayı planladıklarını ve amaçlarının Tapınakçıların yarım bıraktığı işi bitirerek Kiliseyi ve tüm dini inançları yok etmek olduğunu söylemişti.
Fransız devrimiyle birlikte çoğunluğu Mason olan Jakobenlerin başı çektiği bir terör dönemi başladı. Başta din adamları ve Kral yanlıları olmak üzere on binlerce insan, giyotine gönderildi.
Fransa kralı, idam edildi.
Kral, giyotinde idam edilirken, kalabalıktan bir ses yükseldi: “Molay, intikamın alındı!”
Tapınakçılar, sonunda yaklaşık dört yüz yıl önce diğer biraderleriyle birlikte yakılarak öldürülen son Büyük Üstadları Jacques De Molay'ın intikamını almış oldular.
Ama bu ne ilkti ne de son olacaktı…
Karındeşen Jack Cinayetleri
Masonların yasadışı siyasi faaliyetlerinin önemli bir halkası da ünlü ‘Karındeşen Jack’ cinayetleridir.
Bu seri cinayetler, 1888 yılında Londra'da gerçekleştirildi. 9 haftalık bir süre içinde 5 hayat kadını, gövdeleri çeşitli şekillerde parçalanarak vahşice öldürüldü.
Katil hiç bir zaman bulunamadı. Ancak olayı inceleyen bazı araştırmacılar, bu cinayetlerin siyasi bir amaç taşıdığı ve dahası gizli bir örgüt tarafından koordine edildiğine dair kanıtlar elde ettiler. Ünlü yazar Stephen Knight bu kanıtları ‘Karındeşen Jack: Son Çözüm’ adlı kitabında açıkladı.
Knight’a göre bu örgüt, masonluktu.
Bu görüşü gündeme taşıyan son gelişme ise, 2001 yılı Hollywood yapımı bir film oldu. “From Hell”. Yani “Cehennemden Gelen”.
Tarihi gerçeklere göre hazırlanan filmde, Karındeşen Jack cinayetlerinin masonlukla ilişkisi gözler önüne seriliyordu.
Filmde açıklandığı gibi, bu cinayetlerin gerçekleştiği sıralarda, İngiliz monarşisi büyük bir skandalın eşiğindeydi.
Tahtın varisi bir hayat kadınıyla evlenmişti. Bu olayın duyulması, hem kraliyet hem masonlar için bir tehdit unsuru olurdu.
Devletin tüm kadrolarını kontrol altında tutan masonlar, bu tehditi sona erdirmek için kadını ve diğer hayat kadını arkadaşlarını hunharca öldürdüler.
Cinayetlerden sorumlu kişilerin hepsi birer masondu, bu nedenle her şey örtbas edildi. Olay, kadın düşmanı sapık bir katilin işlediği bir cinayetler serisi olarak kayıtlara geçirildi.
From Hell filminde, o dönemin masonlarının gizli bir toplantısı böyle canlandırılmıştır.
Filmde yeni bir üyenin tarikata girişi ve loca içindeki yemin töreni de işte böyle tasvir edilmektedir.
Karındeşen Jack cinayetleri, masonların devlet kadrolarında ne denli etkin bir güce sahip olduklarının da önemli bir kanıtıdır.
P2
1981‘de yaşanan bir olay masonları tekrar kamuoyunun gündemine getirdi...
İtalya'da bir araştırmayı yürüten polisler, P2 adındaki mason locasına ait bir isim listesi ele geçirdiler.
Bu listede yüzlerce üst düzey bürokrat, İtalya’nın 4 büyük şehrinin polis şefleri, sanayici ve finansörleriyle ünlü bir gazetenin editörleri ve televizyon yıldızları yer alıyordu.
Listenin en başındaki isim ise, Licio Gelli’ydi.
Gelli, militan bir faşistti. Mussolini’nin ateşli bir destekliyicisiydi ve İspanya iç savaşında faşistlerin safında kan dökmüştü.
Şimdi ise P2 locasının büyük üstadıydı.
Araştırmalar, locanın devlet yönetiminde önemli rol oynadığını, İtalya’nın yolsuzluk olaylarında büyük payının olduğunu, hatta İtalyan mafyasının en güçlü kolu olduğunu ortaya çıkardı.
P2, suikast, bombalama gibi birçok eylemde baş aktördü ve ünlü Gladio örgütüyle de yakın ilişkisi vardı. Meclis araştırma komisyonu tarafından toplanan belgeler, P2’nin silah satışlarından ham petrol fiyatlarına kadar hemen her konuda etki yaratabilen uluslararası bir örgüt olduğunu ortaya çıkardı.
İtalyan basınında P2’nin bu yasadışı faaliyetlerine çok geniş yer verilmiştir.
P2 locası, siyasi faaliyetlerinin yanı sıra uyguladıkları tuhaf ayinlerle de masonik geleneği sürdürüyordu.
İtalya’da masonluğa bulaşmış olan yolsuzluk skandallarının ardından “Temiz Eller” adlı tasviye hareketi gerçekleşti, ancak bir sonuç alınamadı. Masonlar kendilerini gizlemeyi bildiler.
P2, masonların devlet içinde örgütlenmelerinin yalnızca bir örneğidir.
Dünya üzerinde su yüzüne çıkmamış ancak aynı yasa dışı faaliyetleri gizlice sürdüren yüzlerce mason locası vardır.
Bunların hepsinin nihai amacı, tapınakçılardan miras aldıkları masonik dünya hakimiyeti idealidir.

SUNUCU:
Bu filmde izlediklerimiz bizlere, tarihin ve güncel olayların akışının kimi zaman göründüğünden farklı olduğunu, doğal olarak geliştiği sanılan süreç ve olayların ardında bazen karanlık amaçlar bulunduğunu göstermektedir. Allah’ın Kuran’da Nahl Suresi’nde bizlere haber verdiği gibi, “kötülüğü örgütleyip düzenleyenler” vardır (Nahl Suresi, 45) ve bunlar kimi zaman tahmin edilenin ötesinde bir etkiye sahiptirler.
Bunlardan biri olan Tapınak Şövalyeleri hiçbir zaman yok olmadılar, hala yaşıyorlar. Ama birer mason olarak.
Amerika’da halen Tapınak Şövalyeleri adıyla toplanan localar, masonluğun bir kolu olarak faaliyetteler...


Farklı isimler ve görünümler altında fakat aynı amaçla faaliyet gösteren Tapınakçılar, güçlerini gittikçe artırarak dünyanın çehresini kendi ideallerine göre değiştirmeye ve yönlendirmeye çalışmışlardır. Bunun için de her türlü yöntemi kullanmışlar, halen de kullanmaya devam etmektedirler.
Masonluk adı altında yürüttükleri faaliyetlerin asıl amacı, ilahi dinleri ortadan kaldırarak putperest inançlardan miras kalan köhne materyalist felsefelerini yeryüzüne yaymaktır. Bunun için Darwin’in Evrim Teorisi, materyalizm, hümanizm gibi inkarcı düşünceleri desteklemekte, bilim, sanat, medya, edebiyat, müzik gibi her türlü kavramı bu amaca alet etmeye çalışmaktadırlar.
Allah, Hak dinin ve güzel ahlakın karşısında mücadele edenleri Kuran'da "bozguncular" olarak tarif etmekte, bozguncuların sonunu ise şöyle haber vermektedir:
İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar; Biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik. (Nahl Suresi, 88)
Dünya üzerinde bozgunculuğu örgütleyen, dine ve dindarlara karşı sistemli bir mücadele yürüten bu gibi karanlık güçlere karşı vicdanlı insanlara düşen görev ise, fikri bir mücadele yürütmektedir. Bu karanlık güçlerin insanlara telkin ettikleri yanlış felsefelerin, batıl inanışların ve sapkın ahlak anlayışının çözümü; Kuran ahlakındadır.
Bu görevi yerine getiren müminler ise, Allah'ın Kuran'daki vaadinin gerçekleşmesine vesile olma şerefine erişirler:
Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki o, yok olup gitmiştir... (Enbiya Suresi, 18)

Türkiye'de Masonluğun Gizli Tarihi





Kategoriler

"Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir... Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir… Türk milletinin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..."
Mustafa Kemal ATATÜRK